Deneme Editörün Seçtikleri

Tanrıyla Monologlar – 6 – İrade

İrademizin kendi varlığımızda en âşikâr şâhidi ızdıraptır”

Nurettin TOPÇU

Bilgelerin dediği gibi eğer “idrâk, idrâk edilen şeyin  sûretini almak demektir”se; sûretten tenzih ettiğim seni nasıl kavrayacağım. Benim için, korkuya yenik düşmemeye çabalayan çaresiz bir ümitten ötesi değilsin. Hissimin çalıştığı anlarda sara nöbetine tutulmuş bir hasta gibi oluyorum. Reflekslerim hayatımı akıtıyor. Hayalim çalıştığında, bu bir idrak değil, kendini sele veriş sanki. Her yerden hazineler devşiren bu yayılmacı tarafım dizgin tutmaz atlar gibi sürdüğüm yere değil gitmek istediği yere götürüyor beni. Vehmim, gürültüyü çoğaltan mağaralar gibi içinden çıkanları karıştırıp koyuveriyor önüme; bir seğirti gibi yaşıyorum hediyelerini. Bu hastalıklı tarafımdır dünyamı bulandıran ümitsizliğe.

Çevremden edindiğim izlenimlerim olan duygularıma karşılık onlara verdiğim tepkiye, irademe yani, ne anlam yüklemem lazım. Şimdi ben bir şeyi irade ettiğimde ne oluyor. Adeta sana bir tür dilekçe mi vermiş oluyorum. Sonra sen onu var mı kılıyorsun. Yoksa iradem yaratabilecek kadar kaabil mi. Peehh, hiç zannetmiyorum. Yoruyor karar vermek, istemek. Var edilişin ucunu görememek, içinden çıkacak olanı bilememek iradeye olan şevkimi kırıyor. Hani neredeyse sadece yaşamak için olsun bir şeyler diliyorum.

Şaşkın irademin yanına doymaz bir nefs, susmaz bir ihtiyaç koymasaydın yaşamak ağrısını duymayacaktım. Meleklerinle aramdaki fark bu olsa gerek; onlar irade edemediklerinden istemleri de olmuyor; rahat, kurgulu bir yaşam. Sorgusuz bir istemleri var; üç-beş kalemi geçmeyen, rahatsız etmeyen, mutluluk veren, eli kısa bir iradeye yaslanmış. Bunun böyle oluşundan daha karmaşık olan, senin varolmadığını farzettiğimde başıma geliyor. İrade edişimi kavrayamayan ben irademi nasıl anlayacağım. Anlamadığımı nasıl kullanacağım. Yoksa iradem aslında herşeyin başlangıcında varolandı da, bir yolunu bulup diğer parçalarını, aklını, duygularını, et yığınını, arzularını, ezcümle, bizatihi “ben” denileni bu süreçte mi yarattı. Her defasında bir yolunu bulup varlığını evrimleştirerek bir hayat formundan diğerine mi geçiş yapacak; birisinde karar kılmaya gücü yetene dek, donanımı tamamlanana, ölüm denilen alikıranı yere serene kadar sürecek mi bu arayış. Ey iman; senin varolmanı ne kadar diliyorum.

Bu aptalca büyüklenişim, kendi pahasını abartan şu beyhûde gururum… Neden çile çekmek zorundayım hep. Varlığın acı veren yüzü ve yokluğun hüzün taşıyan arzusu ekmeğini kana bulandırırken,  nasıl acı çekmediği söylenebilir insanoğlunun. Muhammed’e acı çektiren, Meryem Oğlu’nu çarmıha geren, Yusuf’u kuyuya atan ve Adem’e yasağı yediren bu kana bulanmış hayaller değil mi. Önce daha ilerisini varsaymak, sonra oraya nasıl varılabileceğini planlamak; felsefe yani. Bilgelik sevdası. İki adım ileri bir adım geri ata ata kendini genişlendiren fettâh ruh, istilâ ettikçe çevresini, dönüp tekrar be tekrar, tevbe ediyor her seferinde. Bu tabasbus psikozu alçaklarda bulunur hep; kendini alçakta hissedenlerde. Hak, kişiye başkalarınca verilen değerdir; alınmaz, verilir. İkram da edilmez. Alınan, zorla elde edilen şey bir değer değil bir metâdır. Bir “değer” sahibi olmak için ne yapmam lazım. Pürfazilet olmak için pürkusûr olmak mı gerek. Zevk aldığım zamanlar irademin zaafa, hatta dumura uğraması nedendir. O nedir, bu ne hikmettir, şu ne değildir… Öğrendikçe açmazları çoğalan ben, ne zaman felah bulacağım. Bu uçarı nefs nasıl büyüyecek.

Ruhumdan çıkanlar bana acı veriyor; dışarıdan zerkedilenler sefaletimi derinleştiriyor. Bir yaratan yoksa, feryâdın mantığı var mı. Kimse yekdiğerine zulmünden bir hesaba uğramayacaksa, şikayetin anlamı da mercii de yok demektir. Ne doğruluğun bir faydası ne ihanetin bir tanığı kalır.Ben ise küllerimden tekrar dirilemeyecek kadar halsiz hissetmekteyim. Ey Büyük Yalnızlık, sen var olduğunda da ben yok oluyorum. Açmaz açmaz içinde, ben onun içinde.

Yazar hakkında

Mustafa Akça

Mustafa Akça

Yorum yaz