Deneme Editörün Seçtikleri

Tanrıyla Monologlar – 3 – Kader

Men plan, God laughs

(Âdemoğlu planlar kurar; Allah da onlara güler)

Bütün isyanımı bir kelimede ifşa edecek olsam, herhalde, derin bir iç çektiren ifade olarak “kader!” deyiverirdim. Benim için kaçınılmaz olanı çağrıştırıyor kader. Çocuksuya özenen tarafımdan baktığımda annemin şefkatini; Prometyen tarafımdan baktığımda zincirlenişimi hatırlatıyor. Bütün acılarıma merhem olacakken, bir anda en büyük yarışım haline geliyor. Sen bu yarışın her merhalesinde uç veren, baş çıkartan heyûla…

Bir düzen varsa bir kader de vardır demektir. Kaçınılmaz olarak bu kadere yaslanmış olan kevn ve mekândan çıkartılacak ne kadar çok şey var. Kendimi en fazla bu noktada gardım düşmüş bir vaziyette buluyorum. Bir kozmoz, bir kanun bir taayyün varsa bir tayin edici de vardır demektir. Bu büyük taayyün içinde özgürlüğümün gülünesi, irademin acınası, kudretimin trajik anlamı üzerinde ne konuşulur ki. Takvimleri kullanılabilir kılan olarak seni çürütme hususunda en ümitsiz kaldığım bu noktada; kıyıdan geçmeye, üstünü örtmeye, bir takım nedenselci zorlamaları hakikatmiş gibi algılamayı sürdürmeye çalışışım beni bile şaşırtabiliyor. Yapabildiğim de ancak bundan ibaret kalıyor.

Bilge Kral “Kadere iman, kaçınılmaz olan beşeri acılarımıza dokunaklı bir cevaptır” diyor. İlahların da aciz kaldığı bir plüralizm bu. Çoktan seçmeli bir imtihan. Kuvvetim ile değil niyetim ile iştirak edebildiğim bir piyango. Tanık oluşumun idrakine varış adeta. Karşısında edilgen kalıverdiğim bir sinemanın bedavacı seyircisiyim. Koltuğumda otururken kinleniyor, taraf oluyor, seviyor, isyan ediyorum. Dramanın film karelerinde değil kendi içimde oynandığını biliyorum.

Kader ile mukadder arasındaki ilişki, deniz ile damla arasındaki münasebeti andırıyor sanki. Sonsuzun içinden bir kura çekiyorum, belki de bir tercih yapıyorum. Bir kudret-i vehmiyyeden başkası olmayan cüz’i irademle bunu becermeye çabalıyorum. Parmaklarını bile oynatamayan bir kuvvetim var ve ben acılarımı, arzularımı ağlamaklı bir dille açığa vuruyorum. Çığlıktan başka malzemem yok. Yıkılmaya hazır bir duvarın dibinde durmak ya da durmamak; bütün mesele bu. Kaderin kucağından yine kaderin kucağına kaçış…

Kaderin mahkûmuyuz”… Ucuz bir kesinlik; filolojisi olmayan bohemik bir perspektif, günah keçisi aratan bir kaçış bu. Kendi kurguladığımız dünyayı açığa çıkartan bir turnusol. İstediklerimiz verilmeyince, isyan etme vesilesi kıldığımız bir keyfiyet. Amatör bir samimilikten çok profesyonel bir menfaatperestlik. Ahlakını yitirmiş bir diplomasi; makyavelist bir uysallık. Yaptıklarımı meşrulaştıran (!), bana in’am ettiklerinle övünmem için fırsat sunan bir paradigma. Herkesin kader karşısında elpençe divan durması, onu mazlumun kalesi cebbar olanın düşmanı kılıyor. Hepimiz biraz masum biraz zorbayız: Kaderle ilgili gelgitler yaşamamız esasında bundan kaynaklanıyor.

Kader, sonsuz bir karanlık içinde, geometriyle dolu uzamın bir köşesinde koşar adım giderken kendimi hür hissedişimden başka bir şey değil. Nereye kaçsam orası `kader’. Kaçtığım yönler kaderden devşirdiğim kaza çiçekleri. Kadere güzellik katan onun gizemli oluşu. `Yaratılmış olmak’ okyanustan başını çıkartan balığın durumu. Keskin ama çaresizce bir zıplayış, sonunda tekrar okyanusun kucağına düşüş; okyanus’a, yani kader-i ilahiyeye. Özgürüm dediğimde tercih edebiliyorum demek istiyorum.

Her an bir tercih yapmaktayım ve sen her an yeni bir kâinatı önüme koymaktasın. Sanki kaderi anbean yaratışın sinematografiye, akışkanlığı gerçekleştirmek için hızla kaydırılan resimlere benziyor. Hâsıl oluyor hissi veren bir fotoğraflar dizgisi yani. Hızlıca döndürüldüğünde içi doluymuş gibi görünen bir çizgi. Sen kaderi biteviye yaratırken ben fenerime -yani enaniyetime- güvenip ateş böceği misali güneşten haberdar olmadan, kendi dar ve sığ çevremde belirenlere nefsimden bir elbise giydirme peşindeyim. Kuyruğundan tuttuğum fili, bir değneğe benzetişim bundan.

Edward Said “Kişinin değiştirme gücüne sahip olmadığı üzücü bir duruma tanıklık etmesi hiç de renksiz bir faaliyet değildir” diyor. Dramatikliğim ve isyankârlığım film karelerinde değil içimde akıyor; niyetimin rengine göre varlık âleminde parıldıyorum. Karşısına geçip derinliğini görmeye çabalıyorum kaderin. Pozitivizmi reddedebildikçe aklıma da ağır darbeler vuruyor. Sefahât ve atâletime sebep olmak için değil, yeis ve hüznüme derman olmak için çabalıyor.

“Geçmiş ümmetler, kader hakkındaki soruları sebebiyle helâk oldular” buyuruyor peygamber. Anlamak için değil, itiraz etmek için soruyoruz çünkü. Sâ’d-ı Taftazânî bir entelektüel, Sâid-i Nursî bir necm-i sâkıb. Kader hakkında kalem sallayabilmiş iki güzide insan. Bu dünyadan değiller sanki. Ciddi adamlar, çünkü yaralandığımızı kabul edebilmişler. Firavun gibi davranmak kolay, teslim olmak ağır gibi gözüktüğünden onları da anlayamıyorum.

Kul oluşun mebde’inde teklif olunanı zimmetine almak müntehâsında takdir kılınanı kabul ve ona rıza ile yanaşmak vardır. Mebde’ ve müntehâ, sual ve cevap, dâi ve sebep, hepsi de sendendir. Benden olan sadece niyet, nazar ve teslimiyeti renklendiren cüz’i ihtiyariyi tahrik etmek manasında “kisb”dirki; varlık ve yokluk arasında kalan ince bir çizgi, mahiyetinden haberdar olmadığım, fakat varlığına vicdânen şehâdet getirdiğim bir realitedir. Benim yaptığım bir “sebeb-i adi”dir ki bir netice ona mukarenet ve arkadaşlık ediyor. O adi sebep benim için telif ettiğin kaderin bir parçasının girişimine bir meydan veriyor. O sebebi yok saydığımda, kaderin tayinini de gizemin toprağına atıyorum. Bana ait olan kisb bir tercih suretinde, yaratıcı ve vücud verici suretinde değil, meyelân şeklinde ortaya çıkıyor. İradenin işi odur ki bir şeyi diğerine racih ve üstün görüyor. Bütün sebepleriyle beraber kudret, o rüchâniyete, o seçime bir vücud veriyor. Âsab ve damarlarıma nizam veren bir kudretin arzu ve emellerimden gafil kalacağını; haksıza haddini bildirmekten, haklıya hakkını vermekten uzak kalacağını farzetmem mânâsızdır. Kader ile mukadder arasında bir yer bulmaya çabalayan cüz’i irademe, kesemeyen o tahta kılıcıma bir medet vermemesi, ilgi göstermemesi mümkün değildir.

“Rüzgârın önünde bir yaprak gibiyim de diyemem. Şiiriyeti olmayan, pejmürde bir teslimiyete mi kapılanayım yani. Hırsızı haklı Yezid’i adil kılabilen bir faraziyeyi kabul edemem. Saç taramayı, âşık olmayı, çalışmayı abes sayıyor. Her şeyi cebrî bir devinime mahkum kılıyor. Hem, rüzgârın kim olduğunu izâh edemeyen bir kabulleniş bu. Antropolojiyi, fiziği, genetiği mekanik bir ritme terkediyor. Bugünü ve yarını yok sayıyor. Oysa hayat mucizeyse ve ateş İbrahim’i yakmıyor, nazenin kökler taşları şakk edebiliyorlarsa, Cebriyye’yi de anlamsız kılıyorlar demektir.

Bütün bu çıkarımlarıma rağmen sana isyan edişimde direnmem lazım. Bu dirençtir beni yüceltecek olan. Bu mizan ve intizamı mantığımın ve isyanımın sesine uygun bir şekilde anlamlandırmam gerek. Her şeyi bilen birisinin aynı zamanda her şeyi kurgulayan olması mukadder olduğundan, değişime de bir ihtiyaç yok demektir. Bir değişim gerekmeyecekse, sana dua etmemin, planlarını benim lehimde değiştirmeni istemenin ne mantığı olabilir. O zaman sana olan inancımın ihtiyaca dayanmış bu tarafı nasıl ayakta kalacak. Sen “Bana dua edin, benden isteyin, sakındırdıklarıma el sürmeyin, isteyin ki vereyim” diyorken; senin için bile bir belirsizliğin olduğunu teslim mi etmedesin. Sana da belirsiz olan bir şeyler varsa, nerede kalıyor senin tanrılığın! Senin ilmin olarak kader bütün olasılıkları ve tercih edilebilirlikleri kapsamadıkça ve ben bunlardan neyi seçersem seçeyim senin ilminde dâhil olmadıkça sana isyan etmek için bir fırsatım olacaktır. Bu zayıf ihtimale dayanmak ne kadar gülünesi olsa da, buna yapışan birileri her zaman bulunacaktır.

Yazar hakkında

Mustafa Akça

Mustafa Akça

Yorum yaz