Deneme Editörün Seçtikleri

TANRIYLA MONOLOGLAR -10 – “Bi-neva”

Buğday

Ezel denileni takdim ile bize yanaştıran ve ebed denileni takdir ile bizim için mümkün kılana şükürler olsun. İnsan, çevresinde olagelen zuhurâtı anlamak için unutucu olduğunu kabul etmeli diyorum. Doğduğu andan itibaren biteviye öğrenen ve unutan, sonra yeniden öğrenmek durumunda kalan bu şaşkın mahlûkun hikayesi ne zaman başladı, bilemiyorum. Bir ağlaşı ile başlayan bu hayatta kim geçmişini hatırlayabiliyor ki. “Geçti” denilenin hayalimizde kalan parçalanmış ân-ı seyyâleciklerden başka bir şey olmadığına karşı çıkamıyoruz. Kuşatamadığımızın karşısında taş gibi donuklaşıvermemiz bu reddiyesizlikten. Elimizde tutamadığımız bir hayat var ve biz buna yapışmak istiyoruz.

Ah şu sosyal (!), irfanımızı boğazlayan kemmiyyet. Kunduzlar gibiyiz; yaralarımızdan akan irinler dışımıza taşıverir de zavallılığımız ortaya dökülür diye, hayatın gerçeklerinin önüne ümit ve temenni dalcıklarından setler örmeye çabalıyoruz. Usta silahşörleriz: Bîtarafane kalacağım yalanında, adem kılıncının kabzasını nefs-i emmârenin eline veriyoruz…

Şu güzerân-ı hayatta tek korkum şahitsiz, eşsiz, dostsuz, bî-neva kalmak dersem yeridir. Lâkin dostlarımın da benim gibi olmasıdır başka bir yâr aratan. Gözeten ve gözetleyen, koruyan ve kollayan, şâhid olan ve hıfzeden, beni ‘kaybolan bir ifade’ olmaktan kurtaran bir yâr… Kendimle konuşurken dinleyen, dinlediklerini başkasına fâş etmeyen, bir dost gibi kendisine açıkladığım sevgiyi özenle, halelsiz iade eden… Ben Onu anlamasam da beni anlayan, göremesem de gören ve gözeten, duyamasam da çığlığa yankı veren bir dostum olsun istiyorum. Bu istek sevdasına bile olsa, varlığın benim için ne kadar elzemdir;  lâkin ifade edemiyorum…

Unutulmak, ölmekten daha beter geliyor bana. Ölenin de unutulduğu bir vâkıa, gerçi. Beni sevenlerin, sevdiklerimin, bana yöneltilen kin ve nefretin, şöhretimin, hülasa dünyamı çevreleyen her bir şeyin benimle olan bağları kesiliyor; her ne ki ‘ben’ diyorum, bir anda parçalanıveriyor.

Hey, Tanrım! Beni bir coğrafyaya bıraktın, cinsel bir kimlik iliştirip be(de)nime, sınamaya öyle başladın. Erkek olmak ya da kadın doğmak arasında ki devâsa çukuru doldurmak ne mümkün. Her şeyi çift yaratışının hikmeti nedir. Üremeye olan kışkırtılmış bir tarafım var ve ben bunu yinelemekten zevk alıyorum. Yine, niye yaptığımı bilmiyorum. Hayatı hep böyle yüzeysel algılamak mı düşecek payıma, hep böyle hastalıklı mı yaşayacağım.

Cinsellik hakkında bir ‘cogito’, bir düşünce içeriği bulamamak beni mahvediyor. Her şeyin çift yaratılmışlığı, çoğalmak için ikinci tarafın gerekli oluşu…Kadının okşanmaya olan meyli ve erkeğin dokunmaya olan arzusu. Bir döngü mü, yoksa güdülenme mi bu yaşananlar. Güzel bulduğumu ya da hoşuma gideni görmek de sesini duymak da içimi gıcıklıyor; bir tür dokunulma hissi veriyor. Annemin başımı okşaması da, kadınımın sarılışı da mutluluk veriyor. Fakat bunun mantıksal bir karşılığı yok zihnimde. Mantığıma hükmetmede bayağı hünerli olan ben; duygularımın rengini belirlemede tamamen çaresiz durumdayım. Ancak bir otokontrol, bir tür stres yönetimidir duygularım karşısında alabildiğim duruş. Onlar gelip çarpıyor tenime ve ben kavanozlara koymaya çabalıyorum.

Kadınıma dokunduğumda duyduğum hazzı ondan mı alıyorum; benden mi çıkıyor bunlar. Yoksa yeni bir nimet olarak senin ikramın mı oluyor bütün bunlar. Cinselliğin tanımı böylece karşımızdakinin varlığıyla mı mümkün olabiliyor. İki taşın çarpmasından çıkan çıngı misali başka bir şeyin yanışı mıdır tenimizde hissettiğimiz. İmago’nun, görünüşün gözümüze dokunan estetiği; ekonun, akustiğin kulağımızda tınılayışı cinsel bir lezzet oluşturuyor. Hazzın çiçeklenmesi de diyebilirim buna. İhsanını çoğaltışın, bereketlendirişin bu hazzı; sana olan minnetimi de artırıyor. İki kölenin birbirlerini paylaşabilmesi, efendilerinin kudretini anlatır. Yaşım ilerleyip tecrübe kazandıkça cinselliğim hususundaki bilgim genişliyor. Nimetin nıkmete dönüştüğünü yaşlanınca anlıyorum. Pazularım güçsüzken, haz almaya olan ihtiyacım, rahatlığı, lezzeti isteyişim daha bir kabarıyor. İhtiyacım ve arzularım daha bir nazlanıyor; daha bir azgınlaşıyorlar. Sekerâtımı tercüme edebilseler, nasıl “haz, ille de haz” dediğimi duyabilecekler. Ölüme kinlenişim; cinselliğimi, türeyişimi, varlığımı hissettiren hazlanışımı elimden aldığınadır. Kaybedecek şeyi olmayanın düşmanlık beslemesi mümkün mü.

 

Yazar hakkında

Mustafa Akça

Mustafa Akça

Yorum yaz