Deneme

Sana iltifat eden seni esir almak ister

resized_2c16a-92b673994815205632_ef9be83f32_oGenelde olduğu gibi, bir kişinin kararlılığı, gücünü kalabalıktan alanların cesaretini kırmaya yetmişti.” Christopher Hitchens, Genç Felsefeciye Mektuplar

Yazmanın onlarca motivasyon kaynağı içinde yalnız ‘beğenilmeye’ güvenmek, ‘teveccüh-i nas’a müptela olmak, en mantıksız iş. Elbette bu mantıksızlığın ‘mantıksızlık’ olduğunu anlamak için biraz törpülenmeniz gerekiyor. Görmezden gelinmeniz, bekletilmeniz, çeşitli imalarla uğraşmanız, hatta birkaç kez “Herkes de yazar oldu arkadaş!” hitabına maruz kalmanız yararlı oluyor.

Her nedense, her yazan, ilk yazmaya başladığı günlerde enerji kaynağı olarak ‘beğenilme’ veya ‘farkedilme’ arzusunu kullanır. (Ben de dahil.) Halbuki en marazlı başlangıç odur. İnsanı kullanılmaya en müsait kılan, yani ‘hakikati’ değil, ‘teveccüh edileni/edileceği’ söylemeye mecbur eden teveccüh-i nastır. Bediüzzaman’ın teveccüh-i nas ile arasına koyduğu mesafe, yani ondan kaçınmanın gereğine dair söyledikleri, sadece ihlassızlık merkezinde değil bence. Teveccüh tutkusu aynı zamanda fikrin/yazının kalitesini de mahveden birşey.

Şöyle ifade edeyim: Birisi birşeyler karalıyorsa ve bu karaladıklarına özeniyorsa, bu, ‘hakikate duyduğu saygıdan dolayı’ olmalıdır. Kalite bu yüzden aranır. “Allah güzeldir. Güzeli sever” hadisi sırrınca yaptığını güzel yapmak zaten ‘yapmanın’ omzuna yüklediği birşeydir. Sen bu birincil niyetin ardına ikincil bir niyet (ne bileyim ‘insanların beğenisini’ mesela) eklediğinde birincil niyetin gümlemeye başlar. Her yazı bir merkez etrafında şekillenmeye yatkındır çünkü. Etrafında dönebileceğin yalnız bir eksenin vardır. Merkezine kimi alırsan sözlerini o şekillendirir. Ya hakikatin kendisi yahut da teveccüh tutkusu. İkisi de sende kendi perspektiflerinden yeni bir hakikat yorumu inşa ederler.

Hırs, ihlâsı kırar, amel-i uhreviyeyi zedeler. Çünkü, bir ehl-i takvânın hırsı varsa, teveccüh-ü nâsı ister. Teveccüh-ü nâsı mürâât eden, ihlâs-ı tâmmı bulamaz. Bu netice çok ehemmiyetli, çok câ-yı dikkattir. Elhasıl, israf, kanaatsizliği intaç eder. Kanaatsizlik ise, çalışmanın şevkini kırar, tembelliğe atar, hayatından şekvâ kapısını açar, mütemadiyen şekvâ ettirir. Hem ihlâsı kırar, riyâ kapısını açar. Hem izzetini kırar, dilencilik yolunu gösterir.

İnsanların teveccühünün ayrıca bir ‘esir alıcı’ ve bir de ‘tembelleştirici’ yanı vardır. Size düzenli iltifat eden bir okurunuzu düşünün mesela. Ondan aldığınız her iltifatta sevindirik oluyor, bulutların üstüne uçuyorsanız, büyük problem. Zira tattıra tattıra bağımlısı yaptığı şeyi çekip ücret talep etmesi yakındır. İlk isteyeceği şey, korkmayın para değil, söylediğinizi, onun doğru bildiği ile çelişmeyecek bir şekilde ifade etmenizdir. Yani bükülmenizdir. Dilenciliğe hazır olun. Çünkü alışkanlıklarınız dilenciliklerinizin annesidir. Her dilenen de elbet bükülür.

Ehl-i âhiret için bu his gayet tehlikelidir. Ehl-i dünya için de gayet dağdağalıdır, çok ahlâk-ı seyyienin de menşeidir ve insanların da en zayıf damarıdır. Yani, bir insanı yakalamak ve kendine çekmek, onun o hissini okşamakla kendine bağlar, hem onunla onu mağlûp eder.

Tamam, bu ilk evrede, sizden birebir düşündüğü gibi şeyler yazmanızı istemez, ama yazdıklarınızın düşünceleriyle çelişmesini de istemez. (Açıkça çelişmesin en azından.) Bu noktada sizi biraz evriltir kendine doğru. Bağımlılığın ilk alameti hakkın hatırı dışında başka hatırların da ‘âli’ olmaya başlamasıdır. Onu kırmak istemezsiniz. Bazı cümleleri olması gerektiğinden, belki ilk yazdığınız halinden, daha yumuşak söylemeye başlarsınız. Halbuki ilk dersi kaçırmışsınızdır: Hz. Musa aleyhisselam ‘kavl-i leyyin’le söylettiren Allah’tır. Firavun’un iltifatı değildir. Ve Hz. Musa aleyhisselam, kavl-i leyyini bükülmek değil, hakikati, ‘hakikatten soğutacak bir damara basma ile söylememek’ olarak anlamıştır.

İltifatları neden seviyoruz? Eğer yaptığımız şeyin zaten gerçekten ‘becerdiğimiz’ birşey olduğunu düşünüyorsak, iltifatın varlığı veya yokluğu neyi değiştirir? Sanıyorum, iltifata tâbi olma, öncelikle yazarın özgüven eksikliğinin bir neticesi. (En azından kendimde böyle gördüm.) Yani muhtaçsın. Zayıfsın. Yaptığının iyi olduğunu bilmek için bir ikinci kişinin onayını arıyorsun. Yoksa yazdığının iyi mi kötü mü olduğunu bilmiyorsun. O kadar başındasın bu işin. Acaba? Eğer buysa yalnız, böyleleri, en çabuk yazmayı bırakanlar olur. Çünkü kendileri de kendilerine inanmazlar zaten. Kısa bir ilgisizlik onları bitirmeye yeter.

Yeni yazarların tamamı böyle değil. Bir kategori daha açalım. Zira, ilginç olarak, yazma yolculuğunun en başındaki diğer bir grup insanlar, birileri yazılarımızı beğenmediğinde onlara dil çıkarmaktan ve “Seni kim beğenmiş?” demekten geri kalmıyoruz. (Okusun diye gönderdiğimiz halde.) Demek ki, aslında, yazdıklarımızın güzel olduğuna inanıyoruz. Eh, zaten inanıyoruz ki, yazıyoruz. Peki bu gösterme merakı nedir? En açık ifadesiyle: Zaaftır. İnsanlar beni sevsin, beni övsün, ben harikayım, ben muhteşemim şeysidir bu. Maskeye gerek yok. Yazılarını sağa sola gönderdikçe “Öff! Yapıştı bu da iyice. Her yazısını gönderiyor!” deyip insanların ardından güldüğü; haydi, gülmese bile sıkıldığı genç yazarlar böyle ortaya çıkar. Çünkü beğenilmeye niyet beğenilme ihtimalini öldürür.

“Hayrat ve hasenatın hayatı niyetledir. Fesadı da ucb, riya ve gösterişledir. Ve fıtri olarak vicdanda şuurla bizzat hissedilen vicdaniyatın esası, ikinci bir şuur ve niyetle inkıta bulur. Nasıl ki amellerin hayatı niyetledir. Onun gibi, niyet bir cihetle fıtri ahvalinölümüdür. Mesela, tevazua niyet onu ifsad eder; tekebbüre niyet onu izale eder; feraha niyet onu uçurur; gam ve kedere niyet onu tahfif eder. Ve hakeza, kıyas et.”

Ben, bunun yerine, aynı yollardan geçmiş bir kardeşleri olarak genç yazarlara farklı bir motivasyon kaynağı öneriyorum: İnadına yazmak. Bunun beğenilmekten daha güçlü ve daha yazdırır bir güç olduğunu düşünüyorum. Nasıl? Birincisi; ezberbozan her düşünceniz, bir ezbere iliştiğinden dolayı, zaten ister istemez ‘okunulur’ oluyor. Yani ezberi bozulmasın isteyen, size cevap verebilmek için, okuyor. Ezberinin bozulmasına açık olan ise “Nihayet ezberimi bozacak malzeme ortaya konmuş!” diyerek sizi takip ediyor.

İnsanların, aslında o kadar da ehemmiyeti ve samimiyeti olmayan kuru tasdikini almaktansa, ‘insanları sarsmaya’ ne dersiniz? Okur-yazar ilişkisi anlamında değişen rolleri ise şöyle ifade edebilirim: Onlar sizin sırtınızı sıvazlamasın. Siz onları omuzlarından itin. Sarsılsınlar. Dünyanın kafalarının içindekinden ibaret olmadığını hissetsinler. Bu daha çılgınca ve yazdırır bir motivasyon kaynağı değil mi?

Teveccüh müptelası olursanız, insanlar tarafından beğenilmek istedikçe, beğenilmeyecek ve soğuk düşeceksiniz. Yazınıza iltifat edenler bile muhtemelen hiç okumadan, hatta biraz sorgulasanız yazınızın başlığını bile hatırlamadan “Kalemin güzel!” diyecekler. Açık söyleyeyim: Aldatılıyorsunuz. İdare ediliyorsunuz. Sizi sallıyorlar.

Okurlar, özellikle kendileri de yazar olan okurlar, onları sarsacak ve tahrik edecek şeyler yazmadığınız sürece size dikkat etmezler. Size ihtiyaç duymazlar ki okusunlar! Zaten kendileri yeterince güzel şeyler yazıyorlar. Bir gencin daha yetişmesi falan. Peh! İnanın bana kimsenin umurunda değilsiniz. Her taraf kum gibi yazar kaynıyor ve bu kazandaki hiçbir mısır tanesi diğerinin umurunda değil. (Piyasadaki tecrübelerimden bunu söylüyorum.) Ta ki can yakana kadar. Can yaktığınız zaman “Ne diyor bu?” diye okumaya başlıyorlar. Önce sizi değiştirmeye çalışıyorlar. Kendi reyleri yolunda kullanmayı deniyorlar. Değiştiremezlerse anlamaya başlıyorlar. Ama o bile umurunuzda olmuyor. Çünkü artık aradığınız o değil. Bunu aşıyorsunuz.

Bu yazıyı yazmamın sebebi bana yazılarını gönderen genç arkadaşlardır. Bu arkadaşları anlayamıyorum. Bana yazılarını göndermelerinden sonra, eğer yazdıklarında hata bulursam veya “Şunun altı boş kalıyor” gibi şeyler söylediğimde çok alınıyorlar. Sanki yapmam gereken sadece iltifat etmek. Ve ben bunu farketmiyormuşum gibi oluyor. “Ne yaptın sen? Rezil! İltifat edecektin!”

İnanın bana, bir sonraki maillerinde, üşenmeyip benim yazılarımdaki hataları bana yazanlar bile oldu/oluyor. İyi de ben zaten ne mal olduğumu biliyorum ki. Bunu senin bana söylemene gerek yok. Yazılarını sana gönderen ben değilim. Gönderen sensin. Ben birşey olduğumun iddiasıyla yazmıyorum o yazıları. Sadece kuyuya bir taş atmak istiyorum. Yüz akıllı o taşı çıkarmaya çalışırken bilgi üretsin diye. Bu kadarcık olsam bana yeter. Kuyuya taş atanla, kuyudan taş çıkarmaya çalışanın motivasyonları aynı değildir. Deli iltifatın nasıl esir alıcı birşey olduğunu zaten bilir.

Yazar hakkında

Ahmet Ay

Ahmet Ay

Yorum yaz