Deneme

Ruhunu Makineye Bağlamak

Yol bitmedikçe ısrarla kısalıyordu ayaklarının yere tekrar tekrar değişinin aralıkları. Sağ, sol, sağ, sol ve tekrar sağ… Kendini bir su birikintisine bağırarak bulacağı o ana gittikçe yaklaşıyordu. Binaların arasından, asfaltın sırf bir göle çıkıyor diye ruhsuz olmayı bıraktığı gri rengini takip edip sonbahara rağmen dökülmüş yaprakların arasındaki yeşeren küçük çiçekleri de göz ardı ederek hızlanmaya devam ediyordu. Onun nazarında bir öfke bir de korku bu denli adım hızlandırıcısı olabilirdi. Bugünkü sebebi öfkeydi. Hayır, hayır! Korkuydu. Daha net konuşmak gerekirse korktuğu için öfkeliydi ya da bu kadar öfkeli olmaktan çok korkuyordu. Daha da hızlandı. Hadi ama! Maraton koşucusu değildi, kendi düşünce hızına yakın bir hızda koşmayı hedeflemek pek hayra alamet olmazdı kimse için, onun gibi az antrenmanlı, kısa vadede hareket etme tecrübeli birisi için sonbaharın polenleriyle karışık şehrinin havası inadıyla karşı karşıya kalınca nefesi birden kesiliverdi. Bayırdan aşağı inemeden tıkandı, karşısında yıllardır sürekli görmekten kanıksanmış, kıymeti bilinememiş bir göl manzarası ile baş başa kaldı. Hayır, öyle öfkeliydi ki yılların ufuk açıcı manzarasına şunu haykırdı, içinden, tabi yüzüne dikkatlice bakabilse, göl dahi üzülebilirdi: “sana da ne gerek varsa”. “Bir manzara burayı neden değerli kılar ki? Manzara burada değil ki! O karşıda! İnsan sahip olamayacağı bir şey için fazlaca kira öder mi?”

Derin birkaç nefes aldı lakin bu onu sakinleştirmemişti, merdivenlerden sağındaki binaya odaklanarak koşuşturmaya devam etti. Bir türlü binanın içindeki insanlara kızmayı başaramamıştı. Olacak iş miydi bu? Binlerce yıldır burada duran göl suçlu iken nasıl da bir insanın koruması olabilirdi? Göl suçluydu, hava suçluydu, çantasına şişeden dökülüp notlarını mahveden su suçluydu, en çok da kendisi suçluydu ama insanlar? Onlar iyiydiler. Nasıl da garipti? İnsanlara adapte olabilmişti de doğaya, kendisine ve kendisinin doğasına öfke duyuyordu. Sanırım onun hayata baktığı gözlüklerde yola, yere, gökyüzüne bakmak akıcı bir şeydi de bir insana bakmak yansıma yapıyordu.

Merdivenlerin sonuna gelmişti, o bağırabileceği su birikintisinin manzarası artık ayaklarının dibindeydi. Bir insana baksa kendini görebilirdi bu doğruydu ama bir insana dümdüz bakamazdı ki, bir insan onda kendinizi bulabilmenize fırsat sağlayabilecek kadar sessiz kalmıyor çünkü. Mecbur sessiz kalabilen bir şeye öfkeli olmalıydı:

Banka oturdu, kulaklıklarını taktı tek amacı etrafında duyabileceği seslerden uzaklaşabilmekti. Sadece kendi iç sesi yeterli derecede bir kalabalıktı.

Tekrar derin bir nefes aldı, bu defa niyeti sakinleşmek değildi. Sadece bir öfkeyi tek nefeste, hadi en fazla üç nefeste haykırabilmek istiyordu göle.

“Ruhumu kendi makinemin dişlisi haline getiren benim, bir şeyler daha iyi çalışsın diye ucundan ittirdiğim şimdi bozulmanın vakti mi diye üzerine iki kere vurduğum kutunun içinde kendi canım var. Aklım neden kalbimden başka bir mahpushanede? Çünkü niyetim bir işi çalıştırabilmek. Hayata devam edebilme diye bir iş uydurdum bütün çarkları da yolda bulduğum her parçayı alarak oluşturdum, garip bir şekilde ne olmak istediğim insana ne de yoldaki kablo bağlantılarına kimse beni zorlamadı. Başka bir yolu olur mu diye bakmadım. Kendime düzen olarak yaptığım iş, tıkıştırmak. Ruhumu makineye bağlamaktan ruhumda oluşturduğum her hasarın üstüne başka bir iş yığdım. Geçen dizimi yaraladım 11 saat boyunca kendisini unutabilmişim yoğunluktan, sanki bütün acıları da böyle unutabilirim sanmışım. İnsanın ruhundakiler çiçek değil, onlar duygularımız. Öyle beslemezsem kurur gider diye düşünmek pek akıl kârı değil. Üstten ittirdikçe buzdağının görünmeyen kısmını, derinin altına doğru büyümeye devam ediyorlar. Kendimden yapmaya çalıştığım şeye bak: Bir makine…

“MAKİNE”

Diye bağırdı, ruhunu kendi makinesine bağlamış”

“MAKİNE!”

Neyse ki kimse ona ‘delirmiş’ bakışı atmamıştı. Oturduğu bankta nasıl olduysa görülmemeyi ve duyulmamayı bulmuştu ya da herkes de onun gibi ruhlarını dünyanın geri kalanından soyutlamış ve kendi makinelerinin bir parçası haline getirmişlerdi.

Yıllar öncesini düşündü. Karmaşalara, kendini kendi içinde kaybetmeye bir hayranlığı vardı. Onun nazarında bir miktar kendini zarar verebilecek yorgunluklara sürüklemek, kendisini yolun bir yerinde unutabilecek uykusuzluklara ulaşmak gerçekten bir şeyler yapıyor olmanın kanıtıydı. Hep düzgün giden bir hayatınız varsa, bir an için bile olsun bozulmuyorsa gerçekten potansiyelinizi zorluyor musunuzdur? En azından onun nazarında bu sorunun cevabı Hayır’dı. O hayal kurarken zannetmişti ki insanın kendi canına okuması da bir eğitimdir. Tamam biraz haklı bir yanı vardı, ani potansiyel çıkışları insanı daha fazlası yapabilir ve daha dayanıklı olur insan. Peki bunun için ne kadarını feda edebiliriz içimizden?

Tekrar döndü su birikintisine:

“Beynim bir hapishaneye girecekse o kalbimin gardiyanlığında olmalı. Hırs denen illet, bir şeyi yapmayı istemekten çok o şeyin olmuş olmasını isteme dürtüsünü uyandırabilir. Teslim tarihleri ile çalışmak insanı marketteki son kullanma tarihi her an geçebilecek bir ürüne dönüştürebilir. Hızlıca tüketilen insanın kendisi olabilir. Sonuçlar uğruna süreçler ziyan olabilir. Bunların hiçbiri kalbi tekrar yönetime geçirmeye engel değildir.”

Birden akşam oluvermişti, sanki güneş de onun sahip olduğu fazlaca sevgiden hırsa dönüşen o şeye sahipti. “Eyvah” dedi, “şu iş, bu konu, o sorumluluk, öbür evrak, diğer toplantı hiçbiri ama hiçbiri yetiş-” kendi sözünü ve ruhunu bağladığı makinenin kablosunu kesti…

Yazar hakkında

Rumeysa Kaya

Yorum yaz