Deneme Editörün Seçtikleri

Pencere

Doğduğumuz evin odasının penceresinden içeri dolan ışığı algıladığımızda kamaşan gözlerimizin takıldığı ilk nokta; pencere.  Başucumuzda pervane olan aile fertlerine  de ilk tebessümü o aydınlıkla gönderdik. Annemizin bakışları daha derinleşsin diye yüzümüzde, bir nakış gibi işlensin diye gözlerine gülüşümüz, kalın perdesini biraz daha kenara çekti pencerenin. Kapıdan adım atamadan dışarı, bakışlarımızla gezdik dağları denizleri. O pencerenin önünden seyrettik annemizin bizim için çağırdığı kuşları… İlk selamımız pencereden oldu bulutlara. Gökyüzünü, ağaçları, toprağı ve insanları ilk o pencereden gördük, tanıdık. Dünyanın bizim evimizden ibaret olmadığını o pencereden baktıkça öğrendik ve hayretlerimiz, meraklarımız, sorularımız o pencerenin hayata açılır gibi dışarıya açılan kanadıyla çoğaldı.

Kapı ile pencere isimleri her ne kadar birbiriyle anılsa da yapıldıkları maddeden gayrı bir akrabalıkları yoktur. Pencere, kapının küçüğü gibi bilinse de pencerenin mana derinliğinde yiter bütün kapılar. Pencere açılmanın, kapı kapanmanın adıdır. Kapılar için söylenen sözler, türküler, şiirler de aynı anlamla ilgilidir. Bütün kapılar insanın yüzüne kapansa da pencereden girer umut kuşları. Pencere sonsuza doğru uzanan bir yolculukken, kapılar sonlanmışlığın simgesidir. Kapılardan uğurlanır gidenler, fakat gidenlerin yolları hep pencerelerden gözlenir. Pencere, umudun bahçemizde her mevsim yeşil bir çiçeği iken, kapılar; içe düşmüş ve rengi solmuş bir yaprağın kokusu, rüzgarla birlikte yerde sürüklenen hüzünlü sesidir. Kim bilir bu sesi duymuş olmalı ki Asaf Halet: “Allah’tan pencere açmışlar içi sıkılan evlere” diyerek, kapanan kapıların ardında kalanların pencereler sayesinde iç sıkıntılarının dağıldığına inanması bundandır. Onun içindir ki, içimiz daralınca açılmasını isteriz pencerelerin.

Pencere kenarı yolculukları

Pencere sadece yapıların duvarlarında veya benzeri düzeylerde bırakılan açıklık değildir. Pencerenin maddi olduğu kadar bir mana yönü de vardır. Asıl olan da pencerenin bu manevi yönüyle kazandığı ve kazandırdığı anlamdır. Hayata baktığımız pencere hiçbir binanın duvarında bulunmayan bir penceredir. O pencere yüreğimizde ve vicdanımızda açtığımız; hayatın manasını, anlamını kavramaya çalıştığımız farklı bir yerdir. Bunun içindir ki, insanların hayatı ve olayları algılayış ve yorumlayışı birbirine benzemez. Herkesin baktığı pencere değişiktir çünkü. Daha birçok noktadan bakılan pencereler sebebiyledir ki, görülen de, gördüğünü ifade ediş biçimi de birbirinin aynı değildir.

Aynı otobüs veya tren içindeki iki yolcunun baktığı pencereden gördüğü manzarayı yorumlayışı gibidir hayata yorumlarımız. Biri dağların yeşilliğinden söz ederken, diğeri de denizin engin maviliğini dillendirmeye çalışır. Hangi şekilde olursa olsun gördüğümüz manzara, pencere kenarı olur genelde tercihimiz yolculuklarda. Saatler boyu aynı mekâna, aynı nesnelere bakmaktan sıkılacağını bilir yolcu ve daha önce görmediği manzaralara nazar etmek heyecanıyla kurulur koltuğuna. Yüreği ile birlikte gözleri süzülür mavilikler, yeşillikler üstünde.  Ufuklar gibi ruhunun da genişlediğini hisseder yolcu…

Gönül penceresi

Dünyadan bir yolcu gibi geçip giden insanın etrafına bakacağı, olup biteni ve insanları seyredeceği en özge pencere gönül penceresidir. Gönül penceresi önünde oturanın gördüğü her manzarayı ve olayı yorumlayışı, algılayışı o pencereye göre olacaktır. Dünya ve içindekilerin bizim için ifade ettiği anlam onlara baktığımız pencere ile ilgilidir.  Gerçeği olduğu gibi görebilmek, hatta görünmeyenlerin arkasındaki hikmetleri de sezebilmek ancak gönül gözüyle, gönül penceresinden bakmakla mümkündür. İlk gördüğü manzaradan veya durumdan sonra bütün yolculuğu boyunca gözünü kapatıp hiçbir şey değişmeyeceği  fikrinde sabit olanlar ise yolculuğunu anlamsız sonlandırmış olmanın pişmanlığı içinde kalacaktır. Aynı pencereden baktığımız yolculuklarda gördüğümüz manzaranın değiştiği gibi; bulunduğumuz konumu değiştirip farlı pencerelerden nazar ettiğimiz olaylar ve insanlar hakkındaki hükmümüz de mutlaka değişecektir. Bu noktada asıl olan kendi konumumuzu değiştirmek ve farklı pencerelerden bakabilmeyi deneyebilmektir. Penceremizi değiştirmeden aynı yöne bakarsak gördüğümüz hep aynı şey olacaktır. Önyargının bir tek penceresi varken, gönlün sayısız penceresi olduğunu düşünüp,  gönül ile açılırsa pencerelerden perdeler, o zaman işte güzel olacaktır görülen. Gönül gözüyle bakanın güzel görmemesi mümkün mü?

Güzel görebilmenin ilk şartı, önyargısız ve değişik pencerelerden, farklı konumlardan bakmasını bilmekle mümkündür ancak. Bu yüzden midir bilmem ama, camilerin o büyük, sonsuzluğa el açmış gibi gönlü yücelten, gökyüzünü andıran kubbelerinin; araları birer metre bile olmayan pencerelerle çevrili olması hep bu farklı bakışı hatırlatır. O kadar çok ki pencere… Bir anlamda insanlığımızın hangi durumda ve konumda olduğunu ölçen bir mihenk taşı gibidir önünde durup her haliyle hayatı anlamlandırdığımız pencere…

Penceresiz kalmak

Sahra ortasına kurulan çadırlara bile pencereler açılır. Çünkü pencere öncelikle gönlümüzün nefesleneceği, ruhumuzun kanatlanıp, bulunduğu ortamdan uzaklara kanat vuracağı yegane başlangıçtır. Kimi zaman bir vesile ile evimize istemeden konuk olan kuşların pencerelerin camlarına çarpıp çarpıp geri dönmeleri ve her defasında ölüm pahasına o ışığa yönelmelerinin sebebi ne ola ki?

Ömrün her dönemi farklı renklere boyanmış pencerelerden başka bir şey değildir. Gördüğümüz pencere fotoğraflarında saklı hikâyelerin okunması bu yüzden çok kolaydır. Bir pencere üzerinde duran çocuk, dudaklarındaki ince bir gülüşle genelde dışarıya sarktığını ya da pencere üzerinde dikildiğini görürüz. Çocuk bu haliyle geleceğe çevirmiştir bakışlarını ve ötelere uçmak ister, yerinde duramaz. Umutlarını ilmek ilmek elindeki dantelaya işleyen, yeni hayatlar için çeyiz hazırlayan gelinlik kızlarımız da genellikle pencere kenarında yerine getirirler bu görevlerini. Zaman zaman durup uzaklara dalan gözlerine ufuktan tebessüm eden güneşin ışığı dolar. Geleceğe doğru yüzünü dönmüş umuttur bu duruşun adı. Ve yine sedirler pencere kenarlarına yapılır eski evlerde. O sedirlerde oturan yaşlılar ise kollarını pencere pervazlarına koyarak yorgun başlarını da kollarının üzerine bırakıp mazinin penceresinden,  dönülmesi bir daha imkânsız günleri seyrederler hüzünlü gözlerle.

Geçilen her zaman diliminden bir pencere kalır ardımızda. Çocukluk, gençlik; mutluluk, hüzün… Yıllardan sonra dönüp dönüp seyrettiğimiz, yeniden yaşadığımız; nefes aldığımız, huzur bulduğumuz pencerelerdir onlar. Yeniden yaşanmaya değer olanların üzerine kapanmışsa pencereler, ya da açıldığında karanlık bir duvardan başkası değilse görülen, o zaman penceresiz kalmanın ne kadar bunaltıcı olduğunu fark eder insan.

Dünyaya kapalı pencere…

Evlerimize açılan pencerelerden daha önemlidir ruha açılan pencereler… Evin duvarlarında pencereden yoksun yaşayabilir belki insan, fakat ruhuna bir pencere açmayı başaramayan hiçbir lezzet almaz yaşadığından. Ruhu daralır, bunalır… Çağımızın insanı ruhuna açamadığı pencerelerden dolayıdır belki de modern binalarının duvarlarını boydan boya açık bırakıyor pencere niyetine.  Yine de bir ferahlatıcı esinti az geliyor huzurdan yana..

Asıl mesele taş duvarlara değil, ruh yapısına açabilmektir pencereyi… Dünyanın kederine, derdine, riyakarlığına, sahteliğine bakan bütün pencereleri kapatıp; maveraya götüren, sonsuzluk ikliminin rüzgarlarının serinliğini  ruhlara değdiren bir pencere bulmak asıl gaye.  O pencereyi bulduktan, o pencereyi gönle açabildikten sonra diğer pencerelerin pek de önemi kalmaz.  Necip Fazıl’ın iki mısraı ile pekiştirerek sonlandıralım ifade etmekte zorlandığımız duygularımızı. “Garip pencerecik, küçük daracık; /Dünyaya kapalı, Allah’a açık”

Yazar hakkında

Hasan Akçay

Hasan Akçay

Yorum yaz