Deneme

Öleceksiniz…

Bu yazıyı okumayın, Öleceksiniz…

 

Bu hayatta yüzde yüz emin olduğum üç beş konu say deseniz ilki sizin ve benim, hepimizin bir gün mutlaka öleceğimiz olurdu.

Zalimi de, mazlumu da, fakiri de, zengini de, çöpçüsü de, cumhurbaşkanı da ölecek.

Bu, “Doğanın kanunu böyleymiş, yapacak bir şey yok, kabullenip keyfimize bakalım.” diyerek geçiştirebileceğim bir şey değil.

Sizi muhteşem lüks, özel bir uçağa bindirmişler, Ankara’ya asmaya  götürüyorlar, nasıl etrafınızdaki güzelliklerden, yemeklerden, makamlarınızdan, paralarınızdan kazandıklarınızdan keyif alabilirsiniz? “Ya nasıl olsa bir gün öleceğiz, şimdi biraz keyfimize bakalım, hosteslerin sunduğu yiyecekleri götürelim, uçağı ve dışarıdaki manzaraları seyredip günümüzü gün edelim.” diyebilir miyiz?

Kendime, kainata, varlığa bakıyorum; bunların hiçbirinin kendi kendisine, tesadüfen olduğuna  dair  bir delil göremiyorum.

Bir zamanlar ortak bir arkadaşımla,  yaratıcının varlığına inanmadığını söyleyen bir fabrika sahibi ve müdürü arkadaşını ziyaret etmiştik.

Fabrikanın arka tarafında dağ gibi odun yığınları toplanmıştı. Arka kapıdan tonlarca odun giriyordu. İçeride müdürü, muhasebecisi, temizlikçisi, işçisi otuz civarında akıllı, şuurlu, kudretli insan çalışıyor bir sürü makinede saatlerce bir çok işlem yapıyorlardı. Her yerde kuvvetli bir elektrik gücü hissediliyordu. Fabrikanın içi toz, duman, makina ve kimyasal kokuları, ses ve gürültü ile inliyordu. Odunlar içeriye girdikten ve işleme tabi tutulduktan 5/6 saat sonra ön kapıdan sunta olarak çıkıyorlardı.

Fabrika müdürü bir arkadaşımızın tanıdığıydı, fabrikayı gezdikten sonra bahçede çaylarımızı yudumlarken sohbete dalmıştık. Muzipliğim tuttu, dedim;

“Fabrikaya dünyanın pek çok yerinden getirilmiş odun giriyor, sonuçta bu kadar adam, enerji, makine ve güç ile yapa yapa bu suntaları mı yapıyorsunuz?”

Adam biraz bozulur gibi oldu, dedi “Ya ne yapacaktık?”

Dedim, “Mesela cep telefonu üretin. Telefonda daha çok para var.”

Müdür ortak arkadaşımıza bakarak dedi, “Arkadaşın çok muzip.”

Dedim “Evet muzibim, ama içeriye odun gibi şeyler girip, cep telefonu gibi mükemmel şeyler çıkan çok fabrika gördüm ben.”

Ortak arkadaşımız bu adam boşuna konuşmaz der gibi gülümserken, fabrika müdürü biraz da alaylı sordu; “Bana da göstersen de ben de yapsam şu işi.” dedi.

Dedim, “Gösteririm ama sen yapamazsın, onlar kendi kendisine oluyor.”

Müdür iyice bozulmuştu artık nezaketi bıraktı ve dedi, “Saçmalama!”

Dedim, “Niye, bak şimdi biz senin fabrikayı yandan görüyoruz. Arkadan odunlar giriyor, önden kalıp kalıp suntalar çıkıyor. İçerisi görünmüyor. Ben içerisini bilmeyen biri olarak desem ki, “Bu odunlar buraya giriyor, içeride kendi kendisine anlamadığım birşeyler oluyor ve kendi kendisine bu suntalar olup çıkıyor, ne dersiniz?”

Müdür dedi, “İyice saçmalıyorsun artık.” derim.

Bugünkü gibi bir bahar günüydü. Bahçede, tam karşımızda sarı, beyaz, kırmızı, pembe yeni açmış güller duruyordu.

Dedim, “İşte şu güller benim haklılığımı tam da sana cevap verecek.”

Dedi “Nasıl?”

Dedim, “Gül fabrikasına neler giriyor?”

Dedi, “Toprak, ışık, çekirdek, su, minareller.”

Dedim, “Peki bunların içinde şu güllerin rengini, farklı farklı kokularını, desenlerini, intizamını, gücü, kuvveti, birbiriyle uygunluğunu, tam da sevdiğim gibi oluşunu görüyor musun?”

Dedi, “Yok!”

Dedim, “İşte arkadan toprak, ışık, su, çekirdek giriyor, ama önden muhteşem, senin suntalar gibi kaba saba değil, tam da istediğim, sevebileceğim gibi rengarenk güller çıkıyor. Ama biz yandan baktığımız için içeride neler olduğunu göremiyor ve diyoruz bunlar kendi kendine oluyor.”

Arkadaşım gülümsemeye devam ediyordu. Fabrika müdürü elini çenesine götürüp güllere baktı, baktı, baktı. Dedi, “Ya yıllardır her baharda bu güller açar, ben hiç böyle düşünmemiştim.”

Birileri duymasın ama, şu korona günlerinde her sabah etrafta kimsecikler yokken evimin yanındaki bahçede şöyle bir tur atar gelirim. Pek insan da çıkmadığı için sarı, mavi, kırmızı, pembe güller her yana yayılmış bize konuşuyorlar. Balkonumun önünde daha iki hafta öncesine kadar odun gibi kuru bir Akasya ağacı vardı. Şimdi gelin gibi süslenmiş, ağır ağır muhteşem kokusuyla birşeyler anlatıyor.

Yollardaki sarı, mor, mavi çiçekler, papatyalar da bize çok şey anlatıyor.

Ne olur, bize öküzün trene baktığı gibi değil, insan gibi bakın diyorlar. Bir ay öncesi hiçbirimiz yoktuk bu dünyada. Öyle topraktan, sudan filan değil, bir başka âlemden yapılarak gönderildik dünyanıza. Ve biz yapanı görmeniz için konuşuyoruz sizinle. İşimiz bitince üç, beş hafta sonra yine kaybolacağız. Odunlar bile ancak 30 kişiyle sunta olabiliyor. Lütfen sadece gözlerinizle değil, akıl gözünüzle de görün bizi. Fabrikaya girenler ile çıkanlar arasında ne alaka var. Girenler bambaşka, çıkanlar bambaşka şeyler. Hadi aynı cinsten olsa bile, yüz yıl o odunlar fabrika kapısında beklese, bir ilim, kudret, irade, görüş, kısacası bir yapan  olmadan o odunlar sunta olur mu?

Bizi topraktan, sudan, ışıktan yapan, yaratanı tanıtmak için buradayız biz. Onun için her an değişir, yenilenir, milyonlarca çeşit yaratılırız. Dünyanın geçici, fani, bozuk işlerinde takılıp kalma.

Bugün virüsten olmasa da yarın başka bir sebepten öleceksin. Biz iki haftada ölüyoruz sana faniliğini hatırlatmak için. Yüz sene sonra bu yazıyı okuyan kimse kalmayacak bu dünyada. Bunu bilmeyeniniz var mı?

Covid-19 ismini verdiğiniz virüs de kendi kendisine tesadüfen doğmadı. Onu da bir gönderen var, onun da bizim gibi bir sahibi var. Kurduğunuz yalan, zalim, mücadeleci, kavgacı, ben merkezli, bana benzemeyeni ötekileştiren, kendini ve taraftarlarını firavunlaştıran, zayıfı ezen hayatları yüzünüze haykırmaya geldi o. Konuşmasını yapacak, dersini verecek ve işi bittiğinde çekip gidecek. Anlarsanız.

Biz güller siz insanların ölüm korkusuna acıyarak bakıyoruz. Biz şu anki tebessümümüzle size bizim ve sizin yaratılmışlığınızı anlatıyoruz. İki hafta önceki ve iki hafta sonraki yokluğumuzla da bu dünya hayatının faniliğini haykırıyoruz.

Bu yazıyı okusanız da okumasanız da bir gün mutlaka öleceksiniz. Ve insanın bir gün öleceğini bilmesi ölümün kendisinden daha önemli bir şeydir.

İlhan Berk’in dediği gibi; “Bu dünyada hesabını veremeyeceğiniz işler yapmayın, çünkü öteki dünyada bulaşık yıkatmıyorlar.”

 

 

 

Levent Bilgi

Yazar hakkında

Levent Bilgi

Levent Bilgi

Yorum yaz