Deneme

Kurumsallamış Din

 

Kurumsallaşmış din, insanın dine yabancılaşmasının başlangıcıdır.

Din ne bir resmi kurumdur ne de özel bir sektör. Ama gelin görün ki günümüz de insanlar (biz) dini tıpkı bir resmi kurum olarak görmekte cami yapıp o camide toplanarak bir de belli kalıplar içerisinde hutbe belirleyip o hutbeyi okumaktadırlar/yız, dikkatinizi çekmek istediğim husus da burada gizli ‘’hutbeyi okurlar/uz ’’ hutbe’nin tarihçesine baktığımız vakit  peygamber efendimiz döneminde;

İlgili rivayetlere göre Hz. Peygamber (asm) hutbeye çıktığında çok defa heyecanlanır gözleri kızarır, sesi yükselir ve bir orduyu uyarırmışçasına sert bir edâ ile kıyametin yakınlığından ve mutlaka kopacağından söz ederdi.”Emmâ ba’dü”dedikten sonra “Sözün en hayırlısı Allah’ın kitabıdır, yolun en hayırlısı Muhammed’in yolu dur, işlerin en fenası uydurulup dine katılanlardır ve her bid’at sapıklıktır.” derdi. Yine, “Ben her mü’mine kendisinden daha yakınımdır. Kim vefat eder de geride borç ve bakıma muhtaç çoluk çocuk bırakırsa bu bana aittir, benim borcumdur.” buyururdu.

Hutbesine Allah’a hamd, sena ve şehadetle başlar ve yukarıdakilere benzer sözler söylerdi. Hutbeyi kısa okur, namazı uzatır, Allah’ı çok anar ve sözcükleri az, anlamı derin ifadeler seçmeye özen gösterirdi. “Kişinin hutbesinin kısa, namazının uzun olması, dinî anlayışının bir işaretidir.”buyururdu.

Hutbede ashabına İslâm’ın esaslarını öğretir, gerektiğinde onlara bazı şeyler emreder, bazı şeyleri de yapmamalarını söylerdi. Nitekim hutbe okurken camiye giren adama iki rekat namaz kılmasını emretmiş, halkın omuzlarına basarak ilerleyen birisine de “böyle yapma, otur” demiştir. Bir soru sorulduğunda veya başka bir nedenle konuşmasını keser, soruya cevap verir, sözlerine sonra devam ederdi.

Bu kısımda akıllara şu soru gelebilir. ‘’iyi de günümüzde ben hiç bir Cuma namazında veya normal bir cemaat de  birinin kalkıp imama bir soru sorduğunu derdini anlattığını görmedim, bu nasıl oluyor’’ diye sorabilir.

Benim de asıl bahsim bu, kurumsallaşmış din de ne yazık ki hutbeler belli kalıplara sokulup okutuluyor. Asıl olan amaca uygun olmadığı görülüyor. Bir taraf da nutuk verirken gözleri dolan,  insanları uyaran, insanlara ölümü sıkça hatırlatan peygamber efendimizin hutbeleri, bir taraf da belli kalıplara sokulan sözde hutbeler…

Hutbeler de sıkça duyduğumuz ‘’mezarlıkları (ölülerinizi) sıkça ziyaret edin,’’ cümlesinde verilmek istenen mesajın altın da farklı bir dünya var. Evet mezarlıkları sıkça ziyaret edelim ama niye?

Bu sual üzerine ölüler bizi görmüyor, Fatiha suresini evde de ruhuna gönderebiliriz, toprağın altında elbiseden ibaret bir et var. Ruhu toprağın atında değil, o zaman mezarlıklara en az ölülerimiz kadar kendimiz için de gitmeliyiz,  mezarlıklar bize asıl ebediyet olan ahireti, ölümü, Allah’ı iyi ve güzeli hatırlatmadıktan sonra mezarlıklara gitmemiz bizim için bir anlam ifade etmez, Yasin suresini evde de okuyup ruhuna gönderebiliriz, ruhuna değsin diye bir sadakayı her yerde verebiliriz.

Osmanlı dönemi ve daha öncesinde İslamiyet’in kabulünden bu yana mezarlıklar yaşam alanlarının yakınında hatta tam içerisinde kurulur, insanlar mezarı görsünler ki ölümü hatırlasınlar diye düşünülürken, günümüze yaklaşıldıkça mezarlıkların hayatımızdan kilometrelerce uzağa taşındığını, hutbeler de ölümü artık kullanmadığımızı, sohbetlerimizi de ölümden bahsetmeye korkar hale geldiğimizi görüyoruz.

Hz. Âişe’den -Allah ondan râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre o şöyle demiştir: “Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- yanımda gecelediği her gecenin sonunda (Medine kabristanı) Baki’ye çıkar ve şöyle dua ederdi:
“Ey mü’minler yurdunun (kabristanın) sâkinleri! Allah’ın selâmı üzerinize olsun.Yarın meydana gelecek diye vadolunduğunuz şey (ölüm) size gelmiştir. Sizler, ölüm ile yeniden dirilme arası müddette bekletiliyorsunuz. İnşaallah bizler de sizlere kavuşacağız (sizler gibi öleceğiz). Allahım! Baki el-Ğarkad halkına mağfiret eyle!”

Dikkat edilirse rivayette iki boyut var:

Kabri ziyaret eden kişinin kendi anlayışını kabir ziyareti vesilesiyle dile getirmesi: Kendi hakikatini idrakine vesile olması. Yani asıl olan yolun hangisi olduğunu unutmayıp onu sıkça hatırlatmak için her gün istisnasız mezarlıkları ziyaret etmesi.

Kabri ziyaret edilen kişiler için Allah’tan mağfiret dilenmesi: ”Allahumme’ğfir li ehl-i…

Biz vazifemizi yapalım, vefat eden kişilerin mağfirete mazhar olup olmayacağına da Allah karar versin. Onların mağfiret edilmesi için Allah’tan niyaz etmem benim görevimdir. Ben görevimi yapıyım, sonucu Allah’a bırakıyım düşüncesinin yanı sıra bu mezarlık benim için yeniden doğuş olmalı diyip ona göre hareket etmeliyiz.

Allah hepimizi sıkça ölümü hatırlayanlardan ve ona göre yaşayıp hayatını intizama sokan kullarından eylesin vesselam…

Yazar hakkında

ibrahim halil demir

ibrahim halil demir

Yorum yaz