Deneme

Kon-Tiki’nin ‘gör’ dediği

Kon TikiBirşeyin hüsün ve cemali, o şeyin mecmuunda görünür. Cüzlere ayrıldığı vakit, mecmuunda görünen hüsün ve cemal, parçalarda görünmez.” İşaratü’l-İ’caz’dan.

Bu konuya dair daha evvel de birşeyler karaladığımı hayal meyal hatırlıyorum ama tekrar yazmakta zarar yok. Hatta çoğu zaman tekrar yazmak, yeniden bakmak, geliştirmek ve/veya düzeltmek anlamına geliyor. Aynılık, eşyanın değil, insanın problemi. Yoksa Heraklitos’un dediği gibi: “Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz.” Farklılık detayda ve detaylar arasındaki ilgiyi farkedişte kendini gösteriyor. Tefekkürse detay avcılığı.

Çoğu zaman yazarken aklıma geliyor yeni şeyler. Demek, yazmak da bir dua, tıpkı düşünmek gibi. Aynanı parlatıp bekliyorsun güneş yansısın diye. Elinden gelen yalnız bu: Müsait olmak. Ve ‘yazı ile tefekkür’ de tıpkı ‘üstlerindeki göğe bakmak’ gibi. “Bir saat tefekkür bir sene (nafile) ibadetten hayırlıdır” diyor Aleyhissalatuvesselam. Kendi adımak konuşayım: Hakikate dair bir saat düşünebildiğim, kafa/kalp yorduğum, birşeyler ürettiğim zaman ancak yazdığım zaman. Başka vakitler aklımı o kadar uzun bir süre aynı şey üzerinde tutamıyorum.

‘Tefekkür detay avcılığı’ dedim, fakat tam o da değil. Düşünmek daha çok ‘daha önce görülmemiş olanı görmek’ şeklinde resmediliyor bizde. Bu kişisel anlamda ‘daha önce görmediğimi göreyim’ niyetiyle olabildiği gibi, daha yüksek seviyede, ‘benden önceki insanların daha önce görmedikleri şeyi ilk ben göreyim’ şeklinde de olabilir. Birincisi öğrenme. İkincisi keşfetme.

Birincisinde kendi yolculuğundur üzerinde bilmekle yol aldığın. İkincisinde insanlık yolculuğudur üzerini adımladığın. Fakat bu ‘bilmek’ hevesi, ‘düşünmek’ ameliyesi bizi detaylara müptela kılıyor. Parçalara, sonra daha küçük parçalara, sonra en küçük parçalara müptela oluyoruz. Boğulmak gibi. Bitimsiz bir yolculuk.

Detay demek kesret demek. Artması demek eşyanın. Yani görülenin, işitilenin, hissedilenin, düşünülenin. Modern bilimin şöyle bir dayatması var: Bütünün anlamına dair keşifler bitmiş gibi davranıyor. O yüzden modern zamanlar detaylara sürüklüyor aklımızı. Detay, detay, daha çok detay! Daha çok branş, daha çok alt dal, daha küçük satırlar. Sonunda öyle bir bilmek seviyesine erişiyoruz ki birimizin bildiğini başkası bilmiyor. Bütüne ve anlamına karşı yabancılaşıyoruz. Detaylarda boğuluyoruz. Çünkü detaylar bizi ‘bilme’ noktasında sınıflara ayırmış oluyor. Tıpkı Cahiliye kavmiyetçiliği gibi bir branşlaşmamız var.

Thor Heyerdahl, 1947’de, beş arkadaşıyla birlikte Kon-Tiki ismini verdiği salla Pasifik’i aşışını anlattıktan sonra kitabının son kısmında şöyle bir modern bilim eleştirisi yapıyor:

Uzmanlara saygı duymayı, ama onların yeterlilikleri konusunda uyanık olmayı küçük yaşta öğrenmiştim. Bir insan bir alanda kendisini ne kadar geliştirirse başka alanlarda o kadar bilgisiz demekti. Günümüzde bilim öylesine uzmanlaşmış durumda ki, araştırmacıların konularında derinleşmelerinin bedeli genelde alanın bütününü göremez duruma gelmeleriyle ödeniyor. Bu nedenle uzmanların akılalmaz bilgisizlikler göstermeleri, ortak kuramlar arasında büyük boşluklar oluşması, ama hiç kimsenin onların uzmanlıklarını sorgulayamaması gibi bir durum çıkıyor ortaya. Onların derinlerden çıkardıkları küçük ayrıntılar olmasaydı hiçkimse, yüzeyde rahatça oturup parçaları biraraya getirerek tarih öncesi zamanda Pasifik okyanusu üzerinde yolculuk yapıldığını kanıtlayamazdı.

Parçaların fatihi onlardı. Fakat bütünü ancak Heyerdahl görebildi. Eleştirisinin devamında şunun altını çiziyor Heyerdahl: Bilimadamları, bilimi masalarında yapıyorlar, sahanın bütünlüğü içinde sınamaya çalışmıyorlar. Bütün sahadadır. Bütünlük ise sahada görünür.

Kendisi de zaten 101 gün süren yolculuğunu bir türlü bilim camiasında kabul görmeyen tezini isbatlamak için yapıyor. Polenezya adalarında yaşayan insanların Peru’dan göçtükleri tezi. Onun gösterdiği etimolojik/arkeolojik bütün delilleri elinin tersiyle iten bilimadamları hep şunu söylüyorlar:

“O zamanlar gemi yoktu. Sadece sallar vardı. Sallarla Pasifik Okyanusu aşılamaz.” Bunu dogmatik bulan Thor Heyerdahl, büyük riskler aldığı bir maceraya girişiyor ve başarısıyla bilim dünyasını sarsıyor. Kitabının son kısmında dediği gibi: “Bilim dogmalara savaş açarak ortaya çıktı. Ama şimdi kendi dogmalarını üretiyor. Buna karşı da mücadele verilmeli.” Herman Hesse’nin Siddhartha’da sandalcıya söylettiği gibi: “O kadar aramışsın ki bulmaya vaktin olmamış.” Aramak bulmanın duasıdır. Lakin vermek yine Allahın iradesinde. “Her arayan bulamaz amma, bulanlar ancak arayanlardır” demiyor mu İbn-i Arabî (k.s.)? Demek aramak da bulmayı mecbur kılmıyor.

Parçalarda boğulmak diyorum ben buna. Mucizat-ı Kur’aniye’nin sonunda Bediüzzaman’ın verdiği ‘gavvas/dalgıç ve hazine’ örneği de bir parçada boğulma ihtarı içeriyor aslında, Mevlana’nın (k.s.) verdiği ‘fil ve karanlıkta el yordamıyla onu tarif edenler’ misali de. Ki o örneğin ardından Bediüzzaman çok korkutucu bir uyarı da yapıyor:

İşte, hem şu sırdandır ki, bâtın-ı umûra gidip, Sünnet-i Seniyyeye ittibâ etmeyerek, meşhudâtına itimad ederek yarı yoldan dönen ve bir cemaatin riyâsetine geçip bir fırka teşkil eden fırâk-ı dâllenin bütün imamları hakâikın tenâsübünü, muvâzenesini muhâfaza edemediğindendir ki, böyle, bid’aya, dalâlete düşüp, bir cemaat-i beşeriyeyi yanlış yola sevk etmişler.

Yani ne eline gelen zümrüdü hazinenin ta kendisi sanman doğru, ne de filin eline gelen yerini filin tamamı sanman. Uzmanlaşmak böyle tehlikeli bir körlük de içerebiliyor. Heyerdahl’ın dediği gibi: “Günümüzde bilim öylesine uzmanlaşmış durumda ki, araştırmacıların konularında derinleşmelerinin bedeli genelde alanın bütününü göremez duruma gelmeleriyle ödeniyor.” Heyerdahl bu yolculuğu başardı. Çünkü bütünü sınamaya cesareti vardı. Diğerleri olamaz diyorlardı çünkü masalarından kafaları hiç kaldırmamıştılar.

Parçada boğulmak aslında Bediüzzaman’ın sadece gavvas ve hazine örneğinde değil, çok yerde bizi uyardığı birşey. Mesela Mesnevi’de, şurada diyor ki: “(…) Madem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma. Çünkü çok küçük şeyler var, çok büyükleri bir cihette yutar. Nasıl küçük bir cam parçasında gök, yıldızlarıyla beraber içine girip gark oluyor. Hardal gibi küçük kuvve-i hafızanda, senin sahife-i a’mâlin ekseri ve sahaif-i ömrün ağlebi içine girdiği gibi, çok cüz’î küçük şeyler var, öyle büyük eşyayı bir cihette yutar, istiab eder.

Ve yine Muhakemat’ta dikkatimizi çekiyor ki:

Kim birşeyde çok tevaggul etse, galiben başkasında gabîleşmesine sebebiyet verir. Bu sırra binaendir ki, maddiyatta tevaggul eden, mâneviyatta gabileşir ve sathî olur. Bu noktaya nazaran, maddiyatta mahareti olanın mâneviyatta hükmü hüccet olmasına sebep olmadığı gibi, çok defa sözü dahi şâyân-ı istimâ değildir. Evet, bir hasta, tıbbı hendeseye kıyas ederek, tabibe bedelen mühendise müracaat edip gösterdiği ilâcı istimal ederse, akrabasına tâziye vermeye dâvet ve kendisi için kabristan-ı fenanın hastahanesine nakl-i mekân etmek için bir raporu istemek demektir.

‘Bir lokma, bir kelime’ veya bir branş; ‘birşeyde çok tevaggul etme’ veya uzmanlaşma; ifadeler değişiyor ama aslında söylenen şey aynı sanki: “Bütün, parçaların toplamından fazlasıdır.” Belki biraz da bu nedenle Nemrud’un ölmek ve diriltmek bahsinde parçada boğulduğunu gören Hz. İbrahim (a.s.) onu yaşamın bütününe doğru çekiyor: “Allah güneşi doğudan getirmektedir. Haydi sen de onu batıdan getir!” Güneş doğmadan ölmek/diriltmek mümkün olabilir mi? Bu sorgulama üzerine Nemrud’un halet-i ruhiyesini şöyle tarif ediyor Kur’an: “Şaşırdı kaldı!” Çünkü bütüne baktırılmayı beklemiyordu. Hz. İbrahim’i güya detaylardaki cerbezesinde boğacaktı. Ama İbrahim (a.s.) yüzü bütüne dönüktü. Hazer etti, dikkatle bastı. Bir lokma, bir dane içine çekilerek boğulmadı. Buradan nicedir anlamaya çalıştığım bir metne daha kapı buldum. Alıntılayayım:

Nefsî tefekkürde tafsilâtlı, âfâkî tefekkürde ise icmâlî yaparsan, vahdete takarrüb edersin. Aksini yaptığın takdirde, kesret fikrini dağıtır. Evham ise havalandırır, enâniyetin kalınlaşır. Gafletin kuvvet bulur, tabiata kalb eder. İşte dalâlete isâl eden kesret yolu budur.

Bu bahiste âfâkî tefekkür, ötende olana dair, eşyaya dair tefekkürse eğer; o vakit icmalî yapmaktan kasıt, bütüncül bakışı kaybetmeden yoluna devam etmek olabilir. Tefekkürde derinleşmemek değil, o yanlış anlamadır, derinleşsen de yüzünü bütünden ayırmamadır. İcmal bir yönüyle bütün demektir çünkü. Bütünün tamamını kuşatandır özet. Nefsî tefekkürde tafsilat ise, ben bunu biyolojimizi/kimyamızı düşünmek değil, ruh ve kalp haritamızı temaşa etmek olarak görüyorum, zaten sen âlemin misal-i musağğarı, yani bir özeti olduğun için, ‘o özet sana bütünü unutturmayacaktır, tafsilatlı gidebilirsin’ dersi gibi geliyor bana.

Bu da yazının sonuna aldığım bir not olsun. “Niye bu meseleyi kurcalıyorsun?” derseniz, cevabım şu: Âfâki tefekkürü ‘derine inmemek’ gibi düşünürsek, o vakit Zerre Risalesi gibi eserleri nereye koyarız? Veya mesela: “Bediüzzaman eşya tefekküründe derine inmemiştir” diyebilir miyiz? Bana bu tarz kolaydan sonuca gitmeler yanlış geliyor.

Yazar hakkında

Ahmet Ay

Ahmet Ay

Yorum yaz