Deneme Editörün Seçtikleri

Klasik Türk Şiirinde Dostluk

Bu tek heceden ibaret kelime, elest meclisinde ahd ü misak ettikten sonra dünya gurbetine sınanmak üzere gönderilen insanoğlunun yalnızlığını gideren saf, berrak, duru su gibi gelir. İnsan, bu dünya gurbetinde yalnızlığını giderecek bir arkadaş, bir gam-güsâr aradığında karşısına bu kelime ile ifadesini bulan varlık çıkar. Dost, mana evreni çok geniş bir kelime, hatta kavramdır. Bütün güzel vasıfları bir tek heceye sıkıştıran bu kelime şiirimizde, özellikle klasik şiirimizde geniş bir kullanım alanı bulmuştur. Divanların birçoğunda “dost” redifli şiirlere rastlamak mümkündür. Kimdir dost? Dostun vasıfları nelerdir? Kimleri dost edinmeli sorularının her birine şairler, kendi iç dünyalarını yansıtan cevaplar vermişlerdir. Bu tebliğimizde “dost” kavramına divan şairlerimizin verdikleri cevapları tespit etmeye çalışacağız. Örnek beyitleri Semazen.net ile Kültür Bakanlığı e-kitap sayfası ile adı geçen şairlerin divanlarından aldık.

 

Dost kavramının neye tekabül ettiğini araştırırken kapısını ilk çaldığımız, ezel ve ebed sultanının dostluğuna ömrünü adayan, klasik şiirimizin damarlarında bir özsu gibi dolaşan Hz. Mevlânâ’nın kapısı oldu. Hz. Pîr, çağının bir Kur’an tefsiri olan Mesnevî adlı ölümsüz eserinde şöyle seslenmektedir:

 

Yegâne dost Cenab-ı Hak’tır. Ondan gayrı her şey düşmandır. Dosttan düşmana şikâyetse layık değildir. Seni Hak’dan gayrı şeylerle meşgul eden dostlarınsa hakikatte düşmanlarındır. Dosttan gelen bela seni temizler, onun ilmi senin tedbirinden üstündür.

 

Mevlânâ’nın vurguladığı gibi hakiki dost Allah’tır. O, insanı yaratmış, onun için neyin iyi, neyin zararlı olduğunu herkesten iyi bilir. İnsanı, kendisini bilsin ve tanısın diye yaratmış, imtihan için dünyaya göndermiştir. İmtihanda, kulunu meleklerden yüce bir makama çıkarmak, insanoğlunun meleklere rüçhaniyetini ispatlamak için de iki vahid-i kıyasi vermiş: Nefis ve şeytan… İnsan, bu iki varlıkla mücadele ederek, elest meclisinde verdiği sözün gereğini yerine getirmeye çalışır. Bu konuda Mevlânâ şöyle der: “Nefsini öldürmekle muradına erersin. Bir tek düşmanın kalmaz, hepsi sana dost olur.” Nefis, O’na gidiş yolunun üzerindeki en önemli engeldir, bu aşıldığı takdirde kişi hedefine ulaşır; dünya ve ahirette saadete erer. Nefsin, birçok yardımcıları vardır. Bunların başında kötü arkadaşlar gelir.

 

Kötü arkadaş, hayat yolculuğunda kişiye ayak bağı olur, hak yolda yürümesine engel olur: “Düşman sana dostça söylese de bir hilesi vardır, ona inanma. Pis şeyler pis olanlar içindir. Çirkin çirkin ile sırdaş ve dost olur. Yabancı, “Dosta yakın olmak güzel ama “eğer” de oturmak mümkün olsaydı” dedi. Sende kötü dosta karşı bir temayül belirecek olsa, hemen ondan sakınıp kaçmaya bak. Cenab-ı Hakk’ın zatının hakkı için kötü dost, kötü yılandan daha beterdir.Zira kötü yılan, insanın sadece canını alır. Kötü arkadaşsa insana, cehennem ateşine rehberlik eder. Kötülerle arkadaşlık eden, onlarla düşüp kalkan şüphesiz onların kötü huylarıyla huylanır.”

 

Mevlânâ’nın sözleri izah istemeyecek kadar açıktır. Kötü dost- aslında dost demek doğru değil; arkadaş kelimesi daha uygun düşer- insanı Hak’tan uzak düşürür. Kötü arkadaş nefsin yardımcısı olduğu gibi, kalbin ve ruhun da bu yolculukta akıl gibi bir yardımcısı vardır.

 

İnsan iyi ile kötü arasında tercihe zorlandığında akıl ihtiyarının kılavuzluğuna başvurmalıdır:

 

“Akıllı kimseyse bizim can dostumuzdur, onun rüzgârı ve ruhu bize ruh ve fesleğendir. Akıllıysan bir akıllıyla arkadaş olup ona danış, onunla dost ve sırdaş ol. Bir akıl, başka bir akılla saf olarak dost olursa, her an arada muhabbet artar. Yarın bozuşmak istemezsen akılla, akıllıyla dost ol.”

 

Ebedȋ hayat yolculuğunda aldanmak istemeyen, kaybolmak istemeyen, vahyin ırmağında yıkanıp arınmış aklın desteğine başvurmalı değil mi?

 

Bunu sağlamak için de iyi insanlarla dost olmanın çarelerini arayıp bulmak durumundadır:
“İyilerle dost olmayan, şüphesiz kötülere komşu olur. Her kim dostlarla olursa o, külhanda olsa bile bağ bahçe içindedir. Düşmanlarla beraber bulunansa, gül bahçesinde de olsa yeri külhan olur.”

 

Gerçek dostlar, insana iyiyi, güzeli anlatır, doğruyu seçmelerine yardımcı olur. Yanlış yapılacağı zaman ikaz ederek, hataya düşmesine mani olur.

 

Dost ve dostluk kolay kazanılmaz. Kişi, dost kazanmak için çok çalışmalı, gayret göstermelidir ki kıymetini bilebilsin. Dost edinmenin en önemli ayağı, incitmemek, kıskançlık, haset gösterip soğutmamaktır. İnsanlara iyi davranmak, onların gönlüne keder tozları düşürmemektir. Bu sebeple Mevlânâ bizleri uyarır, dikkat edin der:

 

“Kimseyi incitme ki dost, senin hasmın, düşmanın olmasın. Dostlar, kıskançlıkla senden uzaklaşırlar. Zira dikenler güle düşmandır. Dostu göremeyen göz kör olsun daha iyi. Ebedi olmayan sevgili de uzak olsun. Dost, her an can aynasıdır. Dikkat et, nefes onu buğulandırmasın.”

 

İnsanın en iyi, en vefalı dostu amelleridir; her şey insanı yarı yolda bırakır ama ameller ebedi yolculukta sonuna kadar insanla beraber kalır, onu yalnız bırakmaz:

 

“En vefakâr dostun amellerindir. Onlar seninle beraber mezara girerler. O yol gösterici Peygamber buyurmuştur ki, “Amelden daha vefalı bir arkadaş yoktur. Amelin iyiyse o sana dost, kötüyse kabrin içinde bir yılan kesilir.”

 

O halde insana düşen dostuna karşı titiz ve hassas davranmasıdır. Çoğunlukla insan, yabancı birine gösterdiği özeni can dostundan esirger. Bu tür davranışların dostluğa yara açtığını düşünemez bile. Mevlânâ bu konuda bize şu öğütleri verir:
“Dostluktan maksat muhabbettir. Bunun bozulmasından korkarım. İnsanın kendi yakınından, dostundan gelen bir cefa, yabancınınkinden yüz binlerce defa daha ağırdır. Dosta dost ol. Of deyip nazlanma.”

 
Gerçek dost Allah’tır, ona götüren en sağlam rehber ise Mevlânâ’nın tabiriyle şükürdür: “Şükür, dosta götüren rehberdir.”

 

HAKİKİ DOST: ALLAH, HZ. MUHAMMED(A.S.) VE DOSTLARI:
Bu kısa girişten sonra, dostlarımızı şairlerin gönül bahçelerinde seyretmeye çıkalım. Şairler kimin için bu sıfatı kullanmakta, en çok kimin dostluğunu yeğlemektedirler görelim.. Divanlarda genel olarak dost dendiği zaman ilk akla gelen Allah ve onun sevgili Peygamberi Hz. Muhammed’dir. Klasik edebiyatımızın Türkçe ilk büyük mesnevilerinden olan Garip-nâme şairi Âşık Paşa, hakiki dost olan Allah’ın dostluğunu kazanmak için, Hz. Mevlânâ gibi, Allah dostlarıyla arkadaşlığı tavsiye eder:

İlla anuñ dôstların bulmak gerek
Dôstlarınuñ göñlini almak gerek

İnsan, mutlaka Allah’ın dostlarını bulup gönüllerini almalıdır. Çünkü onlar, kişiyi O’na götürecek en sağlam yol arkadaşlarıdır. Allah’ın dostlarını sevmek Allah’ı sevmektir. O’nun rızası, dostlarının rızasını kazanmaktadır:

 

Dôstını sevmek anı sevmek olur
Dôst rızâsında olan anı bulur
Dostunu sevmek O’nu sevmektir; dostun rızasını isteyen O’nu bulur.
Kur’an-ı Kerim’de yukarıdaki beyitte söylenen hakikati Âşık Paşa şöyle dile getirir:
Nitekim peygâmbere kıldı hitâb
‘Âkıle ma‘nî yiter uşbu cevâb

Beyti şu ayet metni ile devam eder: “İn-küntüm tuhibbûna’llâhe fettebi’ûnî yuhbibkumu’llâhu 3/31”: De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahınızı bağışlasın.”

 

Âşık Paşa, kendi nefsine asaleten bizlere de vekâleten şu tavsiyede bulunur:
Âşık it Hak dôstına kendüzüñi
Toprag eyle ayagında yüzüñi
Ey âşık, kendini Cenab-ı Hakk’ın dostlarına âşık et; yüzünü onlarının ayağının toprağı eyle.

 

Bir başka şair Mehmed Sıdkî de gerçek dostun Allah olduğunu şu beytiyle dile getirmiştir:
Baña benden yakîndür bilürem dost
Hicâb olmuş baña işbu reg ü post
Dostun (Allah), bana benden yakın olduğunu bilirim de bu deri ve damarlar (maddi beden)bana perde olmuş.

 

İnsan, kalbine kulak verip dinlese, gerçek dostun kim olduğunu anlayabilir, fakat Sıdkȋ’nin dediği gibi nefsi temsil eden damar ve deri, daha doğrusu beden onu yolundan saptırır.

 

Allah, esma-i hüsnâ tecellileriyle âlemi donatmış, insanın gözlerine sokarcasına varlığını eserlerinde apaçık göstermiş; yetinmeyerek Kur’an’da defalarca akıl gözüne hitap ederek açmaya, kendi varlığını görmeye çağırmıştır. 15. yüzyıl başlarına kadar yaşayan Ahmedȋ, bu durumu şu beytiyle dile getirmektedir:
Cemâli kıldı tecellî ki görinür rûşen
N’ireye kim nazar idem görinür sûret-i dost

 

Cemâlinin tecelli ettiği apaçık görünür; nereye bakarsam dostun yüzünü görürüm.

 

Ahmedȋ’nin beyti âyet bir mealidir: “Doğu da, Batı da (tüm yeryüzü) Allah’ındır. Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü işte oradadır. 2/115” âyetinin mealidir.

 

Aynı düşünceyi Seyyid Nesimȋ şu beytiyle ifade etmiştir:
Her yana kim döner yüzüm dostu görür anda gözüm
Çün bu gamından gam yedim şâdân u mesrûr olmuşum
Yüzümü nereye dönsem orada dostu görürüm. Onun bu gamından yediğimden sevinçli ve coşkulu olmuşum.

 

Klasik şiirimizi besleyen en önemli kaynak Kur’an’dır. Şairler ayet ve sureleri, sure adlarını şiirlerinde sık sık mealen, aynen ya da iktibasen kullanırlar. Nesimȋ ve Ahmedȋ yukarıda sözü edilen âyetin kendi gönül aynalarındaki yansımalarını şiir diline dökmüşlerdir. Her varlıkta hakiki dost dediği Allah’ın esma tecellilerini gören Ahmedȋ şu iddialı beyti söylemekten kendini alamamıştır:
Ki Ahmedî gözine biri peşşece gelmez
Cihânda her ne ki var anda gayr-ı hazret-i dost
Dünyada, Allah’tan başka bulunan varlıkların hiç birinin Ahmedȋ’nin gözünde sinek kadar değeri yoktur.

 

İlahȋ aşkı coşkulu bir dille anlatan Seyyid Nesimȋ, biricik dost Allah’tır dedikten sonra, gerçek âşığın sadece onu istediğini şu beytiyle terennüm etmiştir: Hakiki dostu bulanın onu kaybetmesinin ıstırabı Nesȋmȋ’nin şu nefis beytinde ifadesini bulmaktadır:
Mahbûb-ı emîn yâr-ı ebed var iken ey dost
Ağyâr ategin tutma vü ağyâra yapışma
Ey dost, emin, güvenilir ebedi sevgili varken başkasının eteğini tutup onlara yapışma.

 

Şairin ağyar dediği, “mâsivâ”, yani Allah’tan başka her varlıktır. Gerçek mümin gönlünde Allah’tan başkasına yer vermez. Başka dostlar edinip Allah’tan uzaklaşmaz. Allah, gönlü kendisi için yaratmıştır. Bir kutsȋ hadiste, kâinata sığmadığını ancak mümin kulunun kalbine sığdığını buyurmuştur. Elbette bu mecazȋ bir söyleyiştir. Vurgulanmak istenen müminin kalbinde Allah sevgi ve düşüncesinden başka şeye yer verilmemesi gereğidir. Hatta mümin öylesine kalbini arındıracak ki, benlik duygusuna bile yer vermeyecek. Allah’a giden yoldaki en ciddi engellerden biri de “ene” yani “ben” duygusudur. Allah, insanlara “ben” duygusunu kendisini tanımaları için bir vahid-i kıyasȋ, bir ölçüt olarak vermiştir. Kişi nefsini, yani benini tanıyınca Rabb’ini tanıyacak, ona olan imanı güçlenecektir. Nesȋmȋ aşağıdaki beyitte bu düşünceyi vurgulamıştır:
Çün doldu vücûdum evi senlik
Mahv oldu i dost bende benlik
Ey dost! Varlık evimin (gönül) içi senlik dolunca benden benlik yok oldu.

 

İnsanları havalandırıp baş aşağı dalalet uçurumuna atan en sinsi duygu, kişiyi zamanla, adeta yutan benliktir. Nemrutları, Firavunları doğuran bu duygudur. Bu yüzden şair, varlık evinden beni kovup çıkardığını, onu gerçek sahibi olan Allah’a tahsis ettiğini söylemiştir. Allah sevgisi gönülde yer edince başka sevgilere çekip gitmek düşer. Bir başka beytinde bu düşünceyi daha bir pekiştirir:
Ey ki etmek isteyen dosta sefer
Senliğinden sen seni eyle güzer
Ey dosta gitmek isteyen! Sen seni senliğinden vazgeçir!

Dosta gitmek için yola çıkan, bir nefes bile benliği ile yar olsa hedefinden geri kalır, O’na ulaşamaz.

 

16. yüzyılın önemli şair ve şehzade hocalarından, Bâkȋ’nin medrese arkadaşı Nev’ȋ , Nesimȋ’yi doğrulayan mısralar terennüm etmiştir:
Câna hicâb imiş nazar-ı mâsivâ-yı dost
Bezm-i visâle mâni’ olurmış rakibi gör
Ey sevgili! Dosttan başkasına bakmak can için bir perde imiş. Kavuşma meclisine (ulaşmaya) engel olan rakibe bak.

 

Klasik şiirde rakȋb, sevgili ile buluşmaya, kavuşmaya engel olan herkes ve her şeydir. Allah’a ulaşmaya engel de rakȋbdir. Şair bunun adını da veriyor: Mâsivâ. Ayine-i Samed olan kalpte mâsivâya yer yoktur. Yolcu, kalbinde mâsivâya yer verdiği anda yolundan alıkonmuş olur. Bu yüzden şairler sürekli uyarı konumunda bulunurlar. Adeta trafik lambası gibi beyitleriyle insanları ikaz ederler.

 

Taşlıcalı Yahya da Nesȋmȋ ve Nev’ȋ’ye destek verir:
Dostum soyınmayan deryaya olmaz âşinâ
Mâsivâdan geçmeyen Mevlâya olmaz âşinâ
Dostum, soyunmayan denize aşina olmaz. Mâsivâdan geçmeyen Allah’a aşina olmaz.

 

Şair, beyitte şinâ (yüzmek) ve (âşinâ) tanımak, tanış olmak kelimeleriyle oynasa da asıl anlatmak istediği, Allah’a kendini aşina etmek için bir takım fedakârlıklarda bulunma gereğini vurgulamaktır. Denize girmek için insan elbiselerinde nasıl soyunmak zorunda ise, Allah’a giden yola girmek, ya da vahdet denizine dalmak için de mâsivâdan vazgeçmesi gerekir. Her nimetin bir bedeli vardır. Ancak sonunda ebedi bir saadet bulunan bir yolculuk için mâsivâyı terk etmek çok küçük bir bedeldir.

 

Yahya, dostun (Allah) rızasını cennet bahçelerine benzetir: Dilde riyâz-ı cennete benzer rızâ-yı dost. Allah’a dost olan mâsivâya düşman olur. O zaman kendisini tevhid okyanusuna bırakıp yüzebilir:
Dost olan o hazrete düşmen-i mâsiva olur
Bahr-i muhît-i vahdete kendüyi âşinâ ider
O hazrete (Allah) dost olan mâsivâya düşman olur; kendisini vahdet okyanusuna aşina eder (yani orada yüzmeye başlar).

 

Allah’ın dostluğunu arayan mâsivâya ve Ebu Cehil gibi şirk timsallerine düşman, Allah’ı bilen âriflere dost olur. Çünkü kişinin kişiliği dostundan bilinir:
Dostuz ‘ârif-i bi’llâha Ebü Cehle ‘adû
Kimine nûr-ı Muhammed kimine nâruz biz
Biz, Allah’ı bilene dost, Ebu Cehil’e düşmanız. Biz kimine nur-ı Muhammedȋ, kimine ateşiz.

 

Kısaca şair, Allah’ın dostlarına dost, düşmanlarına düşmandır. Bunu iftiharla söylemekte, Allah düşmanlarına dost olmayı en büyük isyan saymaktadır:
Ehl-i dünyâya ‘adavet ‘ayn-ı ‘unvândur bize
Dost olmak düşmen-i Mevlâya ‘isyândur bize
Abdullah Bosnavȋ, Hak dostlarına takınılması gereken tavrı şu beyitlerde dile getirmiştir:
Ya’nî anlardan sakın ‘âr eyleme
Dostlarını Hakk’uñ inkâr eyleme
Sakın Allah’ın dostlarını inkâr etme, sakın onlardan utanç duyma.

 
Cismi kap bil cânı lüb depretme leb
Dostı bilgil iç içi hem lübb-i lüb
Cismi (teni) kap, canı bunun içindeki iç bil, dudağını kıpırdatma; dostu ise için içi, özün özü bil.

 
Evliyâya dil uzatma kıl hayâ
Dost ol olma ‘adû-yı evliyâ
Allah’ın veli kullarına dil uzatma, utan; dost ol; evliya düşmanı olma.

 
Hakk’ın dostu kim ya da kimlerdir sorusuna Abdullah Bosnavȋ’nin verdiği cevap düşündürücüdür:
Dirseñüz hak dostı kimdür iy mihân
Hak ahibbâsın seven peydâ nihân
Ey büyükler, Hakk dostu kimdir derseniz; Hakk dostlarını gizli açık sevendir.

 

Allah’ın veli kullarını herkes bilemez, tanıyamaz. İnsana düşen başkalarına hüsn-i zan ile bakmaktır. Kişi hal ve hareketleriyle Allah’ı, Hz. Peygamber’i ve onları sevenleri sevdiğini söylüyorsa ona inanmak gerekir. Böyleleri elbette sevilmeye layıktır. Tarihten günümüze muhabbetullahı gaye edinen, bazı insanların gizli açık düşmanlığına maruz kalmıştır. Şairin vurgulamak istediği bu husustur.

 

İki dünyada amaç, hakiki sevgili, hakiki dost olan Allah’ın cemalini müşahede etmektir. Allah’ın has dostları Fuzûlȋ gibi düşünür, Allah’ın rızasına nail olarak rü’yet-i cemâlden başka bir şey dilemezler:
Dîdâr-i dosttur iki âlem neticesi
Yok andan özge âşıka âlemde mültemes

 

 

SEVGİLİ
Dostluk kategorisinde ikinci basamak insanın sevdiği, daha açık bir ifade ile sevgilidir. Sevgili, insanın karşı cinsten sevdiği kişidir. Klasik şiirimizde şairler aslında “dost” kelimesini mutlak bırakarak hem Allah hem de insandan olan sevgiliyi kast etmişlerdir. Çünkü onlar mecazın hakikate bir köprü olduğuna inanmışlardır. Bu sebeple divanlarda sık sık dost kelimesinin zengin çağrışımlarla yüklü manaları ile karşılaşılır. Bu konuda birkaç örnek sunmakla yetineceğiz:
Mihrinden ura zerreleri toprağımın raks
Senden sinime irse nesîm-i seher ey dost (Şeyhȋ)
Ey dost! Senden mezarıma seher yeli gelirse sevincinden toprağımın zerreleri raks eder, oynar.

 

Klasik şiirimizde seher yeli habercidir, dosttan sevgiliden haber getirir. Şair, ölmüş olsa bile sevgilinin diyarından esip gelen seher yeli ile çürümüş toprak olmuş cisminin zerrelerinin oynayacağını söylüyor. Belki şairane ama güzel bir tahayyül sayılabilir bu. Aslında şairin güzel sebebe bağladığı husus, toprak zerrelerinin rüzgârla savrulmasıdır. Şair, bunu sevgili tarafından esip gelen rüzgârdan duyulan sevince bağlamıştır.

 

Mostarlı Ziyâȋ durumu daha da nazik bir hayale dönüştürür:
Za’f ile vücûdum çöpe döndügi budur kim
Şâyed k’ilede kûyuna bâd-ı seher ey dost (Mostarlı Ziyâî)
Zayıflıktan vücudumun çöpe dönmesinin sebebi, belki seher yelinin beni sevgiliye ulaştırabileceği ihtimalidir.

 

Mübalağanın nihai hududunu gösteren bir ifadedir bu. Şair, rüzgârın kendisini alıp sevgilinin diyarına savurabileceği kadar zayıflamıştır. Şair Bâkȋ, ince düşünceli bir ifadeyi tercih eder:
Gussamuz yâd eyleyüp yanında bârȋ dostlar
Adumuz anmañ mübârek hâtıra gam gelmesün
Dostlar, sevgilinin yanında bari derdimizi, tasamızı yad edip adımızı anmayın; mübarek hatırına üzüntü gelmesin.

 

Şair, adının anılmasının sevgilinin gönlüne keder düşürmesinden endişe duymaktadır. Bu sebeple dostlarını sıkıca uyarmak istemiştir. Klasik şiirde kavuşma, olağan bir durum değildir. Şair, kavuşmadansa ayrılığın hüznünü yaşamayı tercih eder.

 

Kimi zaman dosta duyulan sevgi başkalarının düşmanlığına sebep olabilir. Şair, buna baştan razıdır. Bu sebeple Fuzûlȋ, dostun muhabbetini terk etmektense âlemin düşman olmasına razıdır. Unutulmasın ki, Fuzûlȋ’nin sevgiliden maksadı, gerçek dostu Allah’tır:
Dostum âlem seniñ’çin ger olur düşmen baña
Gam değil zirâ yetersin dost ancak sen baña (Fuzûlî)
Dostum, eğer bütün dünya senin için bana düşman olursa gam değil; zira dost olarak bana sadece sen yetersin.

 

Uğruna bütün âlemin düşmanlığına razı olunacak dost, kâinatın sahibinden başkası olamaz. Şiirde, geniş katmanlı manalarla karşılaşmak divan şairlerimiz için şaşırtıcı değildir. Onlar, herkesin kendi meşrebince anlayacak mana zenginliğine sahip mısralar söylemekte mahirdirler. Bir örnek de 16. yüzyıl şairi Hayâlȋ Bey’den sunalım:
Külbem içre dostum hecrinde efgân eylesem
Bir yana der nâle eyler oldu revzen bir yana (Hayâlî)
Dostum, kulübemin içinde figan eylesem bana bir yandan kapı inler, pencere bir taraftan.

 

17. yüzyıl Sebk-i Hindȋ şairi Nâilȋ, daha duygulu, mahzun bir ifade takınır mısralarının yüzüne:
Bir âşinâ nigâhına değmez mi dostum
Kuyunda Nâ’ilî nice demdir garîbdir (Nailî-i Kadîm)
Dostum, sokağında nice zamandır garip olarak bulunan Nâilȋ aşina bir bakışına da mı değmez?

 

Sevgili, şaire yüz vermez, onu görmezden gelir; zaman zaman başkaları ile konuşarak kıskançlık damarını tahrik eder. Şair, onun eşiğinde, kapısında günlerce beklemeye razıdır. Umduğu, beklediği bir tanıdık bakış, farkında olunduğunu ima eden bir harekettir. Şair, bu durumdan şikâyetçi değil, aksine memnundur. Nev’ȋ’nin bu beyti iddiamızın delilidir:
Dostum hâr-ı gamuñ ‘uşşâka hurmadan lezîz
Redd eliyle atduguñ taş sîb-i ra’nâdan lezîz
Dostum, senin derdini çekmek âşık için hurmadan lezzetli; red etmek için attığın taş güzel elmadan tatlıdır.

 
Bir de Şeyhülislâm Yahya’nın sesine kulak verelim. Onun dosttan kast ettiği gerçek manada bir kişi de olabilir, bir başkası da:
Dilden muhâldür gide nakş-ı hayâl-i dost
Şol dem ki dünyeden gide hep mahv ola rüsûm
Gönülden dostun hayâlînin silinmesi, dünyadan göçüp gittiği her türlü resmin mahvolduğu ana kadar imkânsızdır.

 

İKİ İNSAN ARASINDAKİ İLİŞKİ OLARAK DOSTLUK:
Bir de iki insan arasındaki samimi, yürekten arkadaşlık manasına gelen “dost” kavramına bakalım. Yukarıda değişik manaları üzerinde durduğumuz bu tek heceli kelimenin aşk ve sevgi dışında sevinç ve üzüntüde ortak olan insanların durumlarına dair şairlerimiz neler söylemiş okuyalım. Ahmedȋ’nin aşağıdaki beyti günümüz insanı için ciddi bir ikazı barındırmaktadır:
Olur kemal dostı sevmeklig Ahmedî
Ayb ol-durur ki ide kişi milk ü mâl-ı dost
Dostu sevmek olgunluktur; ayıp, kişinin mülkü malı dost edinmesidir.

 

İnsan dostunu sevmeli, mal mülk sevdasına düşüp dostlarını unutanlar, dostluk kavramının anlamından habersizdirler. Bu, onlar için utanılacak bir durumdur.
Vücûdȋ, cimrinin, bencilin dostu olmadığına vurgu yapar:

 

Dostı nâ-kesüñ katı az olur
Ni’metinüñ zevâli hem tez olur (Vücûdî)
Bencilin dostu çok az olur. Onun nimetinin yokluğu çok çabuk olur.

 

Ata dostı kişiye müşfik olur
Subha beñzer derûnı sâdık olur (Vücûdî)
Baba dostu kişiye şefkatli olur. O, sabah vaktine benzer, içi sadık olur.

 

Kültürümüzde baba dostuna riayet önemli bir yer tutar. Hz. Peygamber’in sünneti olan bu davranış, toplumumuzda önemli bir yere sahiptir. İnsana yakışan, baba dostlarına gereken saygıyı göstermektir. Bu tür gerçek dostlardan şefkat ve sevgi hâsıl olur.

 

Rûmî adlı şairimiz ise gerçek dost olarak anneyi işaret eder:

Eger dîbâ ola eğninde ger post
Anadan gayrı olmaz oğula dost (Rûmȋ)
Sırtında ister aba, ister ipek elbise olsun; oğul için anadan başka dost olmaz.

 

Şair, ana gibi yar olmaz sözünü başka türlü ifade etmiştir. Anne, oğlunu maddi durumu ne olursa olsun sever, ona kol kanat gerer, gerektiğinde canını feda etmekten çekinmez. O halde kişinin yapması gereken dostunu düşmanını birbirinden seçip ayırmaktır:
Yele virür sa‘âdet hırmenini
Şu kim bilmeye dost u düşmenini (Rûmȋ)
Dostunu düşmanını ayırt edemeyen saadet harmanını yele verir.

 

Akıllı insan, kimleri dost edineceğini bilir, ona göre davranır; aksi halde sadece zarar görür, hayatı altüst olur. Şairler, olaylara hikmet gözüyle bakmaya gayret ederler. Mostarlı Ziyaȋ, dostu şöyle tarif eder:

 

Dost oldur gelicek başa belâ
Başın ortaya koya destüñ ala
Dost, bela başa geldiğinde başını ortaya koyup elinden tutandır.

 
Çün taş altında kala iki elüñ
Dest-gîr ola ala iki elüñ
İki elin taşın altında kalınca iki elinden tutandır.

 
Dost oldur urıcak düşmen tîr
Siper ola saña ol merd-i dilîr
Dost, düşman sana ok vurduğunda sana siper olan yiğittir.

 

Beyitler çok açık olduğundan açıklamaya gerek duymadık. Kısaca dost, kara günde kişinin yanında durup elinden tutup sıkıntılarına katlanan kişidir. Bu hususu şair Beyânȋ de vurgulamaktadır:

 

Kişinüñ dôstı odur kim ola koldaş kolına
Bitüre hâcetini maslahatında bulına
Kişinin dostu, koluna girerek ihtiyaçlarını gideren, işlerine yardım edendir.

 

Beyitte geçen “koluna girmek” destek olmak, yardımcı olmak manasındadır. Dost, dara düştüğünde dostunun ihtiyaçlarını görür, elinden tutarak hayata tutunmasına yardım eder. Günümüzde dostluğun bu manasına ne kadar ihtiyaç duyduğumuz ortadadır. Aynı şiirin devamında Beyânȋ şöyle seslenir:

 
Şâd u handân ola eyyâm-ı sürûrından anuñ
Dem-i mâtemde ise bile anuñla bulına
Sevinç zamanında onunla sevinip güle; yas zamanında ise onun yanında buluna.
Dostlarla bir arada bulunmak derdini, tasasını unutturarak insana keyif verir.

 
Hak budur kim safâ irer câna
Dostlarla olan mu’âmeleden (Filibeli Vecdî)
Dostların ihtiyaçlarını gidermek bir vecibedir:

 
Dostlar hâcetin revâ itmek
Olur ehl-i mürüvvet olana farz Filibeli Vecdî
Dostların ihtiyaçlarını gidermek mürüvvet ehli olan üzerine farz olur.

 

Dostun hatırı yüce Ka’be’dir; gönül yıkmak onu harap etmektir. Bu yüzden müminler insanları incitmekten son derece sakınırlar. Ünlü tarihçi ve şair Gelibolulu Âlî ne güzel söylemiş:

 
Hâtırum yıkma benüm Ka’be-i ‘ulyâ yıkılur
Dostum Ka’be yıkıldukda bu dünyâ yıkılur
Dostum, hatırımı yıkma, (yıkarsan) yüce Ka’be yıkılır; yüce Ka’be yıkılırsa dünya yıkılır.

 

Zaman zaman, Nâilȋ’nin aşağıdaki beytinde olduğu gibi, şairler kendi dönemlerinden yakınır, dostun düşmanın ayırt edilememesinden şikâyet ederler:
Vifâkı oldu mübeddel nifaka yaranın
Zamanede kime dersin bu dost bu düşmen
Dostların dostluğu münafıklıklarına karıştı; zamanede kime dost, kime düşman dersin (belli değil).

Fuzûlî’nin zamanından ve iyi gün dostlarından yakınması insanın içini acıtacak cinstendir:

 
Dost bî-pervâ felek bî-rahm devran bî-sükûn
Derd çok hem-derd yok düşmen kavî tali zebûn
Dost pervasız, felek acımasız, devran kararsız; dert çok, dert ortağı yok; düşman güçlü, talih düşkün…

 

Sanki Fuzûlȋ, Irak’ın bu günlerini görmüş de söylemiş…

 

Üstad Bediüzzaman’ın, risalelerinde andığı, birkaç mısraını iktibas ettiği şairlerden biridir Niyazȋ-i Mısrȋ. Bu taşkın mutasavvıf şairin ünlü gazelinden beyitlerle yazımızı bitirmek istedik:

 
Bakıp cemâl-i yâre çağırıram dost dost
Dil oldu pâre pâre çağırıram dost dost
Sevgilinin cemâline bakıp dost dost diye çağırırım. Gönül parça parça oldu dost dost diye çağırırım.

 

Niyazȋ-i Mısrȋ bir mutasavvıf, bir gönül eridir. Baktığı her varlıkta esma-i hüsnâ tecellilerini görüp, esmadan müsemmaya geçmekte, her tefekkür ve müşahede, ezelȋ dosta duyduğu hasreti çoğaltmaktadır. Bu yüzden dost dost diye feryat edip hasretini dindirmeye çalışmaktadır. Çünkü ruhlar âleminde gönül dostla beraberdi, ondan ayrılıp dünya gurbetine düşmüştür. Gurbette olan asıl vatan ve oradaki sevgiliye özlem duyar. Şairin feryadının, gönlünün paramparça olmasının sebebi budur. Cemal tecellileri ondaki tahassürü çoğaltmakta, kalbini sızlatmaktadır.

 

Sular gibi çağ çağ dolaşırım dağ bağ
Hayran bana sayru sağ çağırıram dost dost
Sular gibi çağıl çağıl akar, dağ bahçe dolaşırım. Hasta ve sağlıklı insanlar dost, dost diye çağırmama hayrandır.

 
İçindeki ateşin yakıcılığını dindiremeyen, kendini dağa bayıra vurur. Burada şair, dostu, yani Allah’ı aramaktadır. İçinde bulunduğu cezbe hali onu yerinde durdurmamaktadır. Halk, şairin bu durumuna şaşmaktadır. Sıradan insanlar Allah dostlarının bu taşkın hallerini anlayamadıklarından tuhaf görürler.

 

Dünyâ gamından geçip yokluğa kanat açıp
Aşk ile dâim uçup çağırıram dost dost
Dünya üzüntüsünden geçip yokluğa kanat açıp, sürekli aşkla uçup dost dost diye çağırırım.

 

Allah aşkı ile kalbi dolan sâlik, yani Allah yolcusu dünya ve içindekilerden gelen hiçbir şeyi dert edinmez. Onlar için dünya bir meta değildir ki bir şeye değsin. Onlar, nefis ve günah cihetinde fani olup Allah’a ulaşma gayreti içindedirler. Onları kanatlandırıp uçuran bu ilahȋ aşktır. Bu insanlar, ateşe konmuş demir gibi kor kesilmiş, kendi benliklerinden arınıp yok olmuşlardır. Bunlarda yükselen ses, sadece dost, yahut kısa bir hece olan hu, yani O’dur.

 

Hep görünen dost yüzü andan ayırmam gözü
Gitmez dilimden sözü çağırıram dost dost
Hep görünen dost yüzü (olduğundan) ondan gözü ayırmam; onun sözü, adı dilimden gitmez; dost dost diye çağırırım.

 

Daha önce de ifade edildiği üzere kalbi intibaha gelmiş bir mümin neye baksa Allah’ın esmâsının tecellilerini görür. Her tecelli, O’nun cemaline duyulan iştiyakı arttırır. Beyitte yukarıda işaret edilen “fesemme vechullah” ayetine atıf vardır.
Deryâ olunca nefes pârelenince kafes
Tâ kesilince bu ses çağırıram dost dost
Nefes deniz olunca, ten kafesi paralanınca, nefes kesilinceye kadar dost dost diye çağırırım.

 

Bu beyit, Niyazȋ-i Mısrȋ’nin Allah sevgisindeki samimiyetinin kanatlandığının ifadesidir. O, bu uğurda ölünceye kadar dost dost diye çağırmaktan vazgeçmeyeceğini ifade etmektedir. Seçtiği kelimeler çok çarpıcı: Nefes ve deniz; kafes, parçalanma ve ses. İnsan beyti okuyunca şairin nasıl coşkun bir ilahȋ aşk heyecanı taşıdığını az çok hisseder. Gönül, ten kafesine hapsolmuştur. Özgürlüğü oradan kurtulmasına bağlıdır. Ten kafesinden kurtulmak için kafesin parçalanması, yani maddi varlığın dağılması gerekir. Maddȋ varlıktan kurtulan ruh, illiyȋne pervaz ederek dostuna uçacaktır.

 

SONUÇ: Bütün sözler, bütün şiirler aslında tek bir özlemi, tek bir tahassürü dile getirmektedir: Dost’a hasret… Dost kelimesinin anlamı, insan denen muammanın elinde, dilinde ya da kalbinde hangi manaya bürünürse bürünsün aslında tek bir yere çıkar: Allah, varlığını tanıtmak için kâinatı büyük bir kitap biçiminde yaratarak “halife” olarak seçtiği insanın önüne sermiştir. Böylece onu varlığından haberdar etmiş, onun tarafından tanınıp bilinmeyi dilemiştir. Bütün aşklar, bütün sevmeler o dosta duyulan aşkın tereşşuhatı, sızıntılarıdır. İnsan gafletle, nefis ve şeytanın aldatmasıyla zaman zaman yanılıp başka mecralara çevirmeye yeltense de bu hakikat değişmez. “Dost istersen Allah yeter” sözü bunu açıklamaya kâfidir.

İKBÂL MUMU SÖNMEDEN

Çok da mağrûr olma kim meyhâne-i ikbâlde
Biz hezarân merd-i mağrûrun humârın görmüşüz (Nâbî)

 

 

İkbâl, baht, talih ve mutluluk, işlerin rast gitmesi, arzu ve isteklere erişmek, mevki makam elde etmek, kişiyi havalandırıp gurur sarhoşu edebilir. İkbâl, bazen makam, mansıp kimi zaman servet saman, kimi zaman da insana itminan-ı nefs veren bir çevre içinde bulunmak anlamına gelebilir. Hangi durumda olursa olsun kişi gurura kapılır tekebbüre saparsa akıbeti ummadığı bir biçimde değişebilir. İnsanlık tarihinde değişmeyen gerçek ikbâl ve idbar, yükseliş ve düşüş arasında amansız bir taht kavgasıdır. Konu, devletler plânından bireylere kadar geniş bir yelpazede inkâr edilmez bir gerçekliğe sahiptir.

 

Zaman doğru bir hat üzerinde hareket etmez. Gündüzü gece, yazı kış, gençliği yaşlılık takip ettiği gibi dünya saltanatı da her an yerini zillete bırakabilir; kişi gurur zirvelerinden düşkünlük vadilerine yuvarlanabilir. Bu hayat gerçeğini birçok insan yaşar ama durumu bir iki mısra ile hafızalara nakşetmek şairlere has bir ilahî mevhibedir. Klasik şiirimizin bazı mısra veya beyitleri sayfalar dolusu hikmeti bir çırpıda ifade ediverir. Kimi zaman bir atasözü kimi zaman hikemî bir mısra bizi sarsıp kendimize getirir. Şairlerimiz biraz da filozoftur. Onlar, bizim görüp de söyleyemediklerimizi söyleyerek bize tercüman olurlar. İkbâl sarhoşluğuna karşı şairlerimiz neler söylemişler diye merak edip bazı dîvânlara baktık; birbirinden çarpıcı hikmetli beyitler, kıtalar, rubaîler gördük, hayretten hayrete düştük. Rubaî şairi Hâletî, şu ikaz edici mısralarla ikbâl ve devlet heveslerine karşı ikaz ediyor:

 
Bakma ikbâline hiç Hâletîyâ dünyânun
Ana reşk itme ki encâmına nekbet dirler
Gelmesün sana edânî ile baş koşmışdur
Şol kenîzek ki anun adına devlet dirler
Ey Hâletî, dünyanın ikbaline hiç bakma! Onu kıskan, zira onun sonuna düşkünlük, talihsizlik derler. Alçaklarla baş koşan/düşüp kalkan (ve) adına devlet denen cariye sana gelmesin.

 
Hâletî iki önemli noktaya dikkat çekiyor: dünya ikbâli ve bunun zıddı olan nekbet yani düşkünlük, talihsizlik… Şairin asıl vurgusu ise insana fıtraten tiksindirici gelen bir durumu çarpıcı bir benzetme ile dile getirmesidir. İnsanın en hassas yanı namus düşüncesidir. Bu sebeple dünya ikbâlini, dünyevî devleti, alçak kişilerle olan bir cariyeye benzetmesidir. İfade sarsıcı ve bir o kadar da ders verici. Âsaf ise aynı düşünceye farklı bir pencereden baktırır okuyucuyu:

 
Gelir bir gün zemîne Rüstem olsan püşt-i ikbâlin
Bu dâr-ı dâr ü gîrâda bükülmez hangi bâzû var
Sen Rüstem bile olsan ikbal sırtın yere gelir; bu dünya savaş yerinde bükülemeyecek hangi pazu var?

 
Rüstem, kahramanlık sembolü bir kahramandır. Âsaf, ikbâli Rüstem’e benzetirken durumu en etkili bir yolla gözler önüne seriyor. Bulunduğu ikbal mevkiinin gücüne, kuvvetine, kudretine aldanıp Firavunlaşanlara sarsıcı bir ders vermek istiyor. Kendisi de vezirlik, adliye nazırlığı, evkaf nezareti gibi makamlara getirilerek ikbâl basamaklarında alabildiğine tırmanan bir insan olarak hayat tecrübesini dile getirdiğine şüphe olmayan Âsaf, başka bir beytinde şöyle sesleniyor:

 
Kemâl bulsa da ikbâlin i‘timâd etme
Olur zevâle gehî bir sagîr zelle sebeb
İkbâlin eksiksiz tamam olsa bile güvenme; yokluğa bir küçük hata sebep olabilir.

 

Tarih sayfaları küçük hatalardan dolayı ikbâllerini yitirip zebun olan devletlilerle doludur. Sözü daha fazla uzatmadan başka bir şairin, Haşmet’in mısralarına bakalım:

 
Haşmetâ sûret-i ikbâl-i felek âfetdir
Böyledir gösterişi âyîne-i devrânıñ
Ey Haşmet, feleğin ikbal görüntüsü felakettir; devran aynasının gösterişi böyledir.

 

Felek bir süre yüz gösterir, talihi yaver olur, derken aykırı bir rüzgâr eser, tersine döner kişi neye uğradığını şaşırır. Umulmadık zamanda gelen bu baş aşağı düşüş ikbâl denen felaketin neticesi değil de nedir? Nâilî’ye bu hususu soralım, cevabı ne olacak görelim:

 
Bulmadık ârâm-ı hatır devr edelden rüzgâr
Görmedik eflâki ikbâlinde sâ’î kimsenin
Felek döndüğünden beri gönül huzuru bulamadık. Felekleri bir kimsenin ikbaline çalışırken görmedik.

 

Felek, kendi yolunda dönmeye devam eder, kişilerin ikbâli için çalışmaz, çabalamaz. Bu yüzden de ikbâl sahiplerinin huzur bulması mümkün olmaz. Mutantan hayatlarının perde arkasında ne kasırgalar estiğini ancak onlar bilir ama ihtişam, güç, kudret daha doğrusu iktidar denen ikbâl onları bu huzursuzluğa katlanmaya mecbur eder. Bu düşünceye Kâtip-zâde Sâkıb şu beyitle katılır:

 
Kasr-ı ikbâlde âsâyişi ko ‘âkıl isen
Künc-i vîrânda bulur râhatı dîvâne bile
Akıllıysan ikbal sarayında asayişi bırak; deli bile rahatı yıkıntı köşesinde bulur.

 

Sadece Sâkıb mı bu düşüncededir? Elbette hayır. Bakın işte Şeyhülislâm Yahya da aynı manayı terennüm ediyor:

 
Cihânun izzet ü ikbâlini efsâne bil Yahyâ
Yolundan kalma kim âkil o yalan ile eglenmez
Ey Yahya, dünyanın izzetini ikbâlini efsane bil, yolundan kalma, zira akıllı olan o yalan ile eğlenmez.

 

Şeyhülislâm Yahya, ikbâli bir efsane olarak görüyor. İkinci mısrada efsaneden kastının yalan olduğunu anlıyoruz. Cihanın ikbâli bir vehimden bir yalandan ibarettir. Bu efsane ile oyalananlar ebediyete uzanan yolda geri kaldıkları gibi hayal kırıklıkları içinde hasaret içinde hasaret çeker, zarara girerler.

 

İkbâl kavramını en iyi ifade eden kelime mestlik, sarhoşluktur. Şairler ikbâlin baş döndürücü tesirini sarhoşluğa benzetirken aslında mahmurluğuna, baş ağrısına dikkat çekerler:

 

Olmaz idi humâr-ı idbârı
Bezm-i ikbâl pâydâr olsa (Sâkıb)
Eğer ikbâl sürekli olsaydı idbar mahmurluğu olmazdı.

 

Hiçbir ikbâl kalıcı değildir. Tarihin en kudretli kral, padişah ve imparatorlarının çoğu ikbâl ardından gelen idbar/düşüş baş ağrılarını çekmekten yakayı kurtaramamışlardır.Buna ragmen insanoğlu bir makama geldi mi; havalanır, adeta kendinden geçerek bu halinin sürekli olacağı vehmine kapılabilir:

 
Sûret-i ikbâl-i dünyâ aldadur gâfilleri
Işret anlarlar anı Yahyâ hayâl-i hâb iken (Şeyhülislam Yahya)
Ey Yahya! Dünya ikbalinin görüntüsü gafilleri aldatır; onlar bir rüya iken işret zannederler.

 

Gaflet, insanı felaketin içine sürükleyen bir hal olarak Yahya’nın dikkatini çeker. Şeyhülislamlık makamını birkaç kez işgal eden bu bilge şair yükseliş ve çöküşlerin pek çok örneğini görmüş, vezarete nasb ve azilleri görmüş, bu tecrübe birikimi ile bizi uyarma ihtiyacı duymuştur.

 

İkbâl Sarhoşluğunun Sonu: İkbâlden söz ederken akla sadece dünya rütbeleri gelmemeli; servet, saadet, sağlık bu ifadenin kapsamı içindedir. Bunların hepsi ile kişi gurura kapılıp sarhoş olabilir; insanlara tepeden bakıp konumuna uygun eziyetler edebilir. Gençler yaşlılığı, sağlıklı insanlar hastalığı, zenginler fakirliği hesaba katmadıkları zaman her türlü fenalığı yapmaktan çekinmezler. Şairler bu duruma karşı ikaz görevlerini yerine getirmek sadedinde düşüncelerini nazmın potasında eriterek sunmuşlardır. Âsaf, mavi Nil’in dalgalarında pusu kuran timsahları hatırlatarak şöyle der:

 
Her pes-i mevci kemîn-gâh-ı neheng-i gussadur
Nîl-i ikbâlün degüldür sâhili cây-ı nişest (Âsaf)
İkbal Nil’inin sahili oturulacak bir yer değildir, zira her dalgasının arkası bir üzüntü timsahının tuzağıdır.

 

Kederin timsaha benzetilmesi ilginçtir. Timsah avını nasıl yutarsa tasa da insanı öyle yiyip bitirir. İkbâl Nil nehri gibi göze ve gönle hoş gelse de dalgalarında pusu kuran tasa timsahlarından dolayı sahilinde yerleşmek mümkün değildir, tehlikelerle doludur. Şair bir vezir olduğundan söyledikleri tecrübelerinin ürünüdür. Sadaret mührünün bazen birkaç saat içinde alınıp verilmesi, her an omuz üstünden başın uçması karşısında kişi makamdan ne kadar zevk alabilir ki? Felek bir karar üzere gitmez, değişkendir. Azil korkusu nasbın zevkini unutturur:

 

Değildir çarh bir hâl üzre bâkî
Dem-â-dem devr eder ikbâl ü idbâr (Âsaf)
Felek bir hal üzerinde sürekli değildir. İkbal ve idbar sürekli yer değiştirir.
Tezkireci Sâlim Efendi ironik bir ifade ile makam sahiplerinin durumunu gözler önüne serer:

 
Sakın idbârdan magrûr-ı ikbâl olma dünyâda
Felek erbâb-ı ´izzü câha bî-hûde kerem etmez (Mirza-zâde Sâlim)
Dünyada sakın ikbal mağruru olma, çünkü felek mevki makam sahiplerine boş yere cömertlik yapmaz.

İkbâlden dolayı gurura kapılmak yanlıştır. Felek ikbâle fırsat verip kişiye birtakım makamlara gelme fırsatı verdiyse bunun ardında başka sebepler olmalıdır. Feleğin cömertliği sebepsiz, yersiz değildir. İşin içinde başka bir iş, hatta bir tür başka tuzak vardır; sınanmak, denenmek ve insanlık mihengine vurulmak vardır. Makam, güç ve iktidar şarap gibi kişiyi sarhoş ederek gerçek karakterinin ortalığa saçılmasına sebep olur. Şair, mevki sahiplerine gıpta edilmemesini tavsiye ederek akıbetlerinin düşünülmesini tavsiye etmektedir.

Asıl ikbal nedir, sorusuna cevap veren şairler önemli bir hususa dikkat çeker: İlim ve irfan:

 
‘İlm ü ‘irfân öyle bir gencîne-i ikbâldir
Artar eksilmez hem olmaz sâhibinden hiç cüdâ (Âsaf)
İlim ve irfan öyle bir ikbal hazinesidir ki hem artar eksilmez hem de sahibinden hiç ayrı düşmez.

 
İlim, mektepte, medresede elde edilir. İrfan Allah vergisi olup daha çok tekkelerde insanı tezyin eder. Bu iki temel değer insanı kemalata götüren en önemli vasıtadır. Âsaf, ilim ve irfanı ikbal hazinesi olarak takdim ederek kişinin bu iki kanatla sürekli erdem fezalarında uçacağına işaret etmektedir. Kendisi de ilim ve irfana talip olduğunu şu beyitte güzel bir ifade ile dile getirmektedir:

 
Rağbetim yok çek felek gerdûne-i ikbâlini
Her emelden rûy-gerdân olduğum demdir bu dem (Âsaf)
Ey felek, ikbal arabanı çek, (ona) rağbetim yok; bu, her emelden, istekten yüz çevirdiğim andır.

 
İkbâl, saltanat arabası ile temsil edildiğinden şair, feleğe minnet etmediğini ikbâl arabasına önem vermediğini söylüyor. Çek arabanı, demeye getiriyor. İçinde bulunduğu anın kendisine böyle bir söz söylettiğini, her türlü emelden, istekten yüz çevirdiğini, ilme irfana yöneldiğini vurgulamak istiyor. Çünkü feleğin her işi minnete dayalıdır. İrfan sahipleri feleğin minnetine katlanmaz. Allah’a tevekkül eden, başka varlıklara serfüru etmez. Oysa ikbâl tam manasıyla minnet yükünün altında ezilmektir:

 
Taht-ı minnetde sürünmek ise şart-ı ikbâl
İstemem öyle şeref sâye-i tûbâda bile (Âsaf)
Eğer ikbalin şartı minnet altında sürünmekse öyle şerefi, tuba ağacının gölgesinde bile olsa istemem.

 
Âsaf, minnet şartına bağlı bir ikbâl hırsına yenilmediğini, böyle bir sıklete katlanamayacağını söyleyerek bize tecrübelerine dayalı bir ders veriyor. İkbâl denen şey son derece zayıftır; en ufak bir sarsıntıda yerle bir olur:

 

Per-i pervâne yeter bâd-zen-i âfet ola
Şem‘-i ikbâl ki fânûs-ı du‘âdan mahrûm (Kâtib-zâde Sâkıb)
Dua fanusundan yoksun olan ikbal mumunu söndürmek için kelebek kanadının yeli kâfidir.

 
Pervane/kelebek kanadı narin ve zayıftır. Onun hareketinden doğacak rüzgâr ise insan nefesinden daha güçsüzdür. Eğer lutf edilen ikbâl duadan yoksun ise onun mumu kelebek kanadının yelinden sönebilecek kadar temelsiz ve zayıftır. Kelebek kanadının yelinin çarpması ile söner, karanlığa gömülür. Şairin söz konusu ettiği ikbal siyaset kapısında sağlanan devlet olmalı. Tarih ikbâl merdivenlerini nahvetle çıkanların kısa sürede tepe taklak yuvarlandığını gösteren örneklerle doludur. O halde kişiye düşen, kendisine ikbâl teveccüh ederse bunu halkın hizmetine sarf edip mazlumun duasını almaktır. Duadan mahrum kalan ikbâl tez zamanda söner, sahibini tarifsiz hüsranlara, sıkıntılara savurur atar. Bir başka ikbâl ve sürekli baht ise temiz ahlaktır:

 

Ammâ ki fil-hakîka ikbâl ü baht-ı câvîd
Ahlâk-ı pâkdür kim olur havâsa atâ (Nehcî)
Gerçekte ölümsüz baht ve ikbal seçkinlere bağışlanan temiz ahlaktır.

 
İnsan için gerçek mutluluk, baht talih, güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderilen Hz.
Peygamber’in yaşadığı, tavsiye ettiği arı duru ahlaktır. Bu ahlak, ancak sünnet-i seniyeyi rehber ittihaz eden seçkin insanlara/havassa bir ilahî hediyedir. Şairin her durumda tavsiye ettiği ikbâl ile mağrur olmamaktır:

 

Ne ikbâline ol şâdân u magrur
Ne idbârında ol gamgîn ü rencûr (Nev’î)
Ne ikbaline sevin ve mağrur ol ne de idbarinde acı çekip üzül.

 
Bahtiyar insan ikbâl ile gururlanmaz, idbar ile üzüntülere gark olmaz. Dünya metaından kazandığı ile sevinmez, kaybettiği ile de yerinmez. Tevekkül ve şükür içinde hayatını sürdürür. Onlar feleğin ikbâl görüntüsüne aldanmazlar:

 

Felegün sûret-i ikbâline aldanmayalum
Kendimüz cevr ü cefâ çekmege mu’tâd idelüm (Şeyhülislam Yahya)
Feleğin ikbal görüntüsüne aldanmayalım, kendimizi cevr ve cefa çekmeye alıştıralım.

 
İkbâl elden her an çıkabileceği için kişi kendisini onun bırakacağı boşluk ve sıkıntıya karşı uyanık tutmalı, hatta alıştırmalıdır. Talihin yüz çevirmesine karşı kalbini Hakk’a çevirerek mukavemet etmeli:

 
Yüz çevirse tâli‘im ‘arz eylemem hâlim saña
Ey felek ben bî-kese ikbâl ile idbâr bir (Üsküdarlı Kâşif )
Ey felek, talihim yüz çevirse de sana halimi arz etmem; benim gibi kimsesize ikbal ve idbar birdir.

 
Feleğin mevhum bir kavram olduğunu bilen ârif, talihi yüz çevirdiğinde Muhsin-i Hakiki’ye yönelir, feleğin minnetini almaz.
Sonuç olarak, dünyevî ikbâl, baht ve talih, kişi için bu dünya salonunda imtihan vesileleridir. Kişi, sınanır, hakiki mahiyetinin ortaya çıkarılması sağlanır. Makam ve mansıpla zenginlikle şımarıp azanların, insanlara zulüm edenlerin ikbâl mumu, eninde sonunda bir kelebek kanadının hafif rüzgârı ya da mazlumların ahı ile söner idbar karanlığında pişmanlık dolu bir azapla kalırlar.

Yazar hakkında

Mahmut Kaplan

Mahmut Kaplan

Yorum yaz