Deneme Editörün Seçtikleri

Kainat mı vefat ediyor, yoksa ben mi divane olmuşum?

“İlim rahat etmekle elde edilmez. İlmin yorgunluğuna katlanmayan kişi cehaletin çilesini çeker.” diyordu İbn Fatik – Muhtaru’l Hikem adlı eserinde. İlim talep edene verilirdi ve insana yalnızca çalıştığının karşılığı vardı. Yoruldum demek idealleri olan insana yakışmazdı. Talep eden yorulmazdı, tam tersi talep edene heyecan ve çalışma azmi verilirdi. Bunun adı ise şevkti. Hayat zaten faaliyet ve hareketti bunu herkes biliyordu. Yapılması gereken himmetini şevke bindirmekti. Çünkü “şevk hayatın matiyyesiydi.” Münazarat; s.72

Aslında insan ne talep ederse o verilirdi. Adalet isteyene adalet, sevgi isteye sevgi, aşk isteye aşk, para isteyene para, makam isteyene makam… ve bu döngü sonsuza dek devam edebilirdi. Bu yüzden ne istediğine, neyi talep ettiğine kulak kesilmek gerekirdi. Küçük bir meyil, küçük bir arzu bazen denizin ortasında bir tahta parçasına tutunmuş ve boğulmamak için mücadele eden mazlumun duası gibi makbul olabilirdi. İnsan bütün bunların farkındaydı. İstemek fıtratına konulmuştu bir kere. Fıtrat kelimesini karşılayabilen bir kelime daha yoktu. Fıtrat demek yaradılış, hilkat demekti. Yaratılmak muhatap alınmak demekti. İnsan olmak, eşref-i mahlukat olmak O’nun muhabbetine nail olmak demekti. Yaratıldığının farkına varabilmek de tabiat gecesinden uyanmaktı. Tabiat gecesinden uyanmak hakikat güneşine ulaşmak demekti. Tabiat gecesinden uyanamayan bir aklın zifiri karanlık gecelerin ardından gündüzü beklemesi kadar daha ahmakça ne olabilirdi? Bu akıl gece yağmurda şimşeklerin çakmasını bir gün doğumu gibi hayal edebilirdi olsa olsa. Lakin o hakikat güneşi olamazdı. Saniyelikti. Yalnızca birkaç saniye aydınlanıyordu hava ve bir adım atabiliyordu ve yine karanlığa gark oluyordu her yer.

Ömrünü yaratılmış bunca güzel şeyin gölgelerinin gölgelerinin peşinde geçirmeyi kim isterdi? İnsan olan insan istemezdi elbette. Lakin bir gölgede hapsolabilirdi. Güneşli bir havada yürürken gölgesinin ona eşlik etmesinden dahi haz alan bir insanın bir gölgeye tutulması kadar daha fıtri ne olabilirdi? Aslolan gölgelerden hakikate ulaşabilmekti. Gölgelerin gölgesinde kalmamaktı aslolan. Ama insan nisyandan alınmıştı ve gölgeleirn gölgelerinden hakikate uzanabilecekken gölgelere gölge olmuştu. Kışır ve lübbü ayırt edemeyecek hale gelmişti. Hakikate uzanamıyordu bir türlü. Bir yanılsama mı desek ya da başka bir şey mi? Bilinemiyordu? Siyah bir karartı işte. Asıl ben değil…

Asıl olmak değil belki bu alemde asil olmak önemliydi. Asılların asilliğini incitmeden, yaratılış kanunlarını incitmeden, bir tay asilliğinde durmak gerekirdi. Buradaki ‘asıl’da ‘asıl’ değildi aslında. Bana göre asıldı fakat asıllarının asılları vardı. Bunları da unutmamak gerekirdi. Gölgelerin peşinden koştuğun yetmez miydi? Asıllarını istemeye cesaretin mi yoktu, yüzün mü yoktu? Hacalet mi duyuyordun Yaratıcından?  Cennet ve Cehennem niçin yaratılmıştı? Alemler niçin vardı? Sen niçin vardın? O niçin vardı? Ben niçin varım? Hayat niçin vardı? Niçin seviyorduk birbirimizi? Ya da niçin sevmiyorduk bir ötekimizi? Hayat sorularla anlam kazanıyordu. Lakin çok soru soranın hep anlaşılamayan bir tarafı vardı. Hayat başkalarının seni anlamasını bekleyecek kadar da uzun değildi. Seni anlayacak birini buldun mu onunla devam etmeliydi yola. Yol uzundu. Beklemek yorucuydu. Beklenen gelmemişti. Bazen biri yoksa da gidilmeliydi, yürünmeliydi, okunmalıydı kelimeler…

Ve sanki kıyamet yakındı. Kainat vefat ediyordu yavaş yavaş. O’nun nurundan olan sıdk, sadakat, adalet, hüsn, ubudiyet, iman, ibadet ne varsa hepsi bir bineğe binip asıl alemlerine göç ediyorlardı. İnsan divaneleşiyordu gittikçe. Kainatın da divane olması yakın mıydı? Yoksa bir nur çıkacak mıydı?

Yazar hakkında

Habibe Işık

Habibe Işık

Yorum yaz