Deneme Editörün Seçtikleri

İntihar veya “Yavaş Yavaş Delirdim ve Siz Fark Etmediniz”

 

 

Resimde ne kadar da güzel gülümsemiş. Canlı, hayat dolu, 28 yaşında gencecik bir doktor Ece. Üstelik pediatri asistanı. Sosyal olarak toplum statüsünün bayağı üzerinde. Onu güzel bir gelecek, refah dolu bir hayat ve seveceği bir eş beklerken birden bire oturduğu apartmanın 9. katından atlayarak intihar ediyor. Net ve geri dönüşümsüz.

Ve ardından bir veda mektubu bırakıyor:  “Annemden özür diliyorum. Hayat benim için çok zor. Bunaldım bu hayattan. Umarım ölümüm bazı güzel değişikliklere yol açar. Kimse kimsenin dedikodusunu yapmasın. Lanet hastaneler doktorlara yüklenip durmasın. Kredi kartı borcum var ama 10 binden fazla para var. Dert etmesin Erbil ağabeyim, borç yıkmıyorum. Annemi üzmesin kimse tek isteğim budur. Ha birde ola ki anında ölmezsem seçimim ölmekten yana kimse beni yaşatmaya çalışmasın. Ece.”

Batman’da Dr. Engin Karakuş, Adana’da Dr. Ece Ceyda Güdemek, ardından İstanbul’da  Tıp Fakültesi öğrencisi Yağmur Çavuşoğlu intihar ederek yaşamına son verdi.

Sözün bittiği yer.

Aynı duyguyu 49 yaşında lüks sitedeki evinde silahla kendini vuran Hülya Sancaklı’nın intiharında da hissetmiştim. Sancaklı’nın çocuklarına hitaben yazdığı “Duygu’m, Mert’im beni affedin. Tükendim. Tüm sevdiklerimden özür dilerim.” notu bulunmuştu.

Kahramanmaraş’ta ise 2011 yılında 4 kardeşin bağ evinde aynı anda intihar edişlerini hala unutamıyoruz.

Türkiye’de ölümle sonuçlanan intihar olayları 2014 yılında 3.169, 2015 yılında 3.211 kişi, 2016 yılında 3.064 kişi.

Durup çok, çok, çooooook düşünmemiz lazım.

Bizim ülkemizde yılda binlerce erkek, kadın intihara teşebbüs ediyor ve bunun 3.000 civarı ölümle sonuçlanıyor.

Ece’nin, Engin, in, Yağmur’un resimlerine bakıyorum, bu gencecik, güzel, hayat dolu, başarılı gençler nasıl intihar eder? Hem de kesin bir intihar. Hiç öyle oyalama filan değil.  Allah ailelerine sabırlar versin.

Edebiyatımızdaki en dramatik intiharlardan biri Ümit Yaşar Oğuzcan’ın oğlu Vedat’ın intiharıdır. Vedat 17 yaşlarında Galata Kulesi’nden atlayarak intihar etti. Ve Ümit Yaşar bir babanın oğlu için yazabileceği en acılı şiiri yazdı:

“GALATA KULESİ/6 Haziran 1973

Pırıl pırıl bir yaz günüydü

Aydınlıktı, güzeldi dünya

Bir adam düştü o gün Galata Kulesi’nden

Kendini bir anda bıraktı boşluğa

Ömrünün baharında

Bütün umutlarıyla birlikte

Paramparça oldu

Bir adam benim oğlumdu”

 

Vedat 17 yaşındaydı. Ece 28, Hülya 49. Ve yılda 3.000 ölümlü intihar teşebbüsü.

Çok yanlış yapıyoruz. Bir şeyleri hep yanlış yapıyoruz. Çocuklarımızın, insanlarımızın kırılganlığını göremiyoruz. Delicesine bir yaşam mücadelesi, kazanma hırsı, kör döğüş haline gelen iktidar kavgaları, paranın, eşyanın, koltuğun köleleri ruhumuz…

Sonuç: Acı çeken ruhlarımız

“Gencecikti Vedat

Işıl ışıldı gözleri

İçi

Bütün insanlar için sevgiyle doluydu

Çıktı apansız o dönülmez yolculuğa

Kendini bir anda bıraktı boşluğa

Söndü güneş, karardı yeryüzü bütün

Zaman durdu

Bir adam düştü Galata Kulesi’nden

Bu adam benim oğlumdu”

 

Genç doktor ölüme giderken bile ne kadar kırılgan, ne kadar nazik: “Annemden özür diliyorum. Dert etmesin  ağabeyim, borç yıkmıyorum. Annemi üzmesin kimse.”

18 sene oku ve sonra intihar et.

Şu liselerde, üniversitelerde bir anket yapılsa da çocuklarımız bu eğitim sistemi hakkında ne düşünüyor bir öğrensek. Şimdiye kadar ilgili ilgisiz siyasetçilerimiz, bürokratlar ağır masalarının ardından hep konuşup durdular. Bir de gençlerden dinlesek ihtiyaçlarını, eğitimin onlara neler kattığını veya neler aldığını. Fizik, Kimya, Matematik diye diye nasıl onları katlettiğimizi.

Belki o zaman çocuklarımızın incinmişliğini görebileceğiz. Onlardaki sevilme açlığını, ilgi, muhabbet, dost, düşünce açlığını görebileceğiz. Ruh açlığının yaraları öyle kolay kapanmaz. Çocuklarımızla konuşabilsek, biraz onlara vakit ayırıp dinleyebilsek onların ne kadar yaralı olduklarını da görebileceğiz.

“Açarken ufkunda güller alevden”

Çıktı, her günkü gibi gülerek evden

Kimseye belli etmedi içindeki yangını

Yürüdü, kendinden emin

Sonsuzluğa doğru

Galata Kulesi’nde bekliyordu ecel

Bir fincan kahve, bir kadeh konyak

Ölüm yolcusunun son arzusu buydu

Bir adam düştü Galata Kulesi’nden

Bu adam benim oğlumdu”

 

Ece, Vedat, Hülya, Engin, Yağmur ve daha binlercesi bizim gözümüze soka soka şu kurduğumuz delice seküler hayatı protesto ediyor, bize “Yalansınız!” diye haykırıyorlar.

Ne diyordu Ece; “Umarım ölümüm bazı güzel değişikliklere yol açar.”

Yok be Ece!

Büyüklerin hiçbir şeyi değiştirmeye niyetleri yok. Hele sizlerin ruhları, gençlerin düşünceleri, gençlerin duygularıysa söz konusu olan bunlar sadece teferruat şeyler büyükler için. Büyükler borsalarla, Beşiktaş’ın şampiyonluğuyla, Trump’un ailesiyle, haberlerle ve televizyon dizileriyle ilgileniyorlar şimdi.

Ne sosyologlarımız, ne psikologlarımız ne felsefecilerimiz konuşuyor artık. İlahiyatçılarımız ise hala baş açmanın günah olup olmadığını, namazın kaç vakitliğini, Kur’an’ı güzel okuma yollarını, baş örtülü kızların sigara içmesini tartışıp, devasa camiler yapma yarışındalar.

Dünyanın acı çeken ruhları, dünyayı yerleşmeye layık bir yer olarak görmeden teker teker çekip giderlerken, bizler hala yollar, köprüler ve zaferlerimizle övünüp duruyoruz.

“Küçüktü bir zaman

Kucağıma alır ninniler söylerdim ona

“Uyu oğlum, uyu oğlum, ninni”

Bir daha uyanmamak üzere uyudu Vedat”

 

Hepimiz yıllarca koşarak, mücadele ederek, kazanarak, harcayarak bir şeyler olacağını zannederek kendimizi, aklımızı, ruhumuzu uyuşturup duruyoruz. Bir gün mutlaka terk edeceğimiz şeylerin peşinde ölümüne koşuyoruz. Sonra bir musibet, bir acı, bir terk ediş ile hakikat bütün çıplaklığıyla çıkıveriyor karşımıza. Dünyanın, bizim faniliğimizi, peşinde koştuklarımızın faniliğini apaçık görüveriyoruz. Bu andan itibaren hayatı devam ettiren kandırmacalar, yalanlar, sahtekârlıklar sökmüyor artık.

İstanbul’da Köprü’den atlayarak intihar eden bir genç kız, “Yavaş yavaş delirdim ve siz fark etmediniz.” diye bir not bırakmış.

Ne kadar da ağır tokat bizler için. Tuşlara basarken ruhum sıkılıyor. Dilim tutuluyor. Televizyonların uğultusu, cep telefonlarının zırıltısı, politikacıların kabalığı, arabaların gürültüsü, hayatın telaşı giderek dinlemeyi, konuşmayı ve düşünmeyi imkansız kılıyor. Dünya artık sisler, dumanlar, savaşlar, kavgalar arasından görünüyor…

Yalnızlık büyüyor. Ruhlarımızın açlığı ve acısı da öyle.

Yeni bir yol, yeni bir hayat tarzı, yeni bir düşünce biçimi, yeni bir iletişim kanalı bulamazsak şeytanların mağarası intihar kollarını açmış bizleri bekliyor.

Bir yerlerden başlamalıyız.

Ele geçirmeyi, sahip olmayı, kavgayı, mücadeleyi, dünyevileşmeyi ret ederek.

Belki de sadece yaratılmışlara “La ilahe” diyerek.

 

“6 Haziran 1973

Galata Kulesi’nden bir adam attı kendini

Bu nankör insanlara

Bu kalleş dünyaya inat

Şimdi yine bir ninni söylüyorum ona

Uyan oğlum, uyan oğlum, uyan Vedat”

 

 

 

 

Yazar hakkında

Levent Bilgi

Levent Bilgi

Yorum yaz