Deneme Editörün Seçtikleri

Hüzün, Neşenin Yorgunluğudur

Hüzün hiçbir şeyi değiştirmese de seni değiştirir. Büyürsün üzülürken. Yaşlanırsın. Olgunlaşırsın. Dengelenirsin. Yavaşladıkça nesnelerin detayları ortaya çıkar, tefekküre yol açılır. Haklarında düşünmediğin kadar uzun ve çok düşünürsün. Dalgınlaşırsın. Mantık, bütüncül menfaate uygun olan. Varlıksal olan. Vücudî olan. Hayatsa mantıktan ibaret değildir. Yağmurun getirdiği hüznü mantıkla açıklayamazsın. Sözlüklere bakarak yaşamıyoruz hayatı. Hiçbir an’ımız romanlarda anlatıldığı kadar derin değil. Bunun farkına varmalı önce. Gerçekle yüzleşmeli. Daha sade ama sakin herşey.

Kendini yormak için girdiğin bir çabadır üzülmek. Hüzün, neşenin yorgunluğudur. Diyelim acı birşey yaşadın ve kaldırmak zor geliyor. Yalnız kalbine değil, aklına da zor geliyor. İşte kalbini yorarak, üzerine üzerine giderek kendini taşıyamaz hale getirmenin yoludur üzülmek. Kederden sarhoş olmak bir nevi. Odaklanacak derman bırakmamak. O kadar yorulursun ki, acı anlamsızlaşır. Gözyaşın kuruduğunda ağlamak anlamsızlaşır.

The Interpreter’da seni en çok etkileyen cümleydi: “İntikam, tembelce bir yas tutma yoludur.” Neden öyledir? Çünkü acıyı çekmektense onu öfkeye dönüştürmeyi seçersin böylelikle. Kusar geçersin. Şarap haramdır. Öfke sakıncalıdır. Ne kadar çok yorulursan o kadar anlamsızlaşır. Yorgunluk iyi bir körelticidir. Köreltir seni en ince farkındalıklarına kadar. Ben, acının ilk günlerinde şiddetle üzülenlerden çok, acısını bastırmaya çalışanlardan korkuyorum. Ortaya dökülse, geçiyor sanki. Dökmeyenden korkmalı. İçinde tuttukça daha çok yakıyor. Birşeye dönüştürmezsen öyle kalıyor. Acı, saf acı. Üzülmek de değil o. Yormadan yakar.

Yıllar önce bir kitapta okumuştum. “Ortaya çıkarılamamış duygular beklemekten bozulur, öfkeye dönüşür…” demişti bana. Demek her duygu saf değil. Bazıları başkalarının bozulmuş hali. Normal yollardan ifade edemeyince tepkimeye giriyor. Bir nevi fermantasyon, bir çürüme. İkinci bir hilkat, evrilme, yeniden ortaya çıkış. Dilsizlerin neden bu denli öfkeli olduğu böylece anlaşılıyor: Anlaşılmamak da bir süre sonra öfkeye dönüşür. Zaten bozuk bir mal olduğu, ortaya çıktığında yaptığı yıkıcı etkiden belli. Eylemsel bir varoluşu var. Varoluşsal bir eylemi yok.

Bence üzülmek de böyle. Birşeye üzülmek, gösterilmemiş iyi duyguların bozulması aslında. Bir kere ‘Canım babam’ dememişsin yahut ‘Seni seviyorum’ mesela; veyahut ‘Özür dilerim’ veyahut daha başka birşey. (İhtimal hesapları hücum etmeye başladı.) İşte o söyleyemediğin herşey birikiyor içinde, birikiyor birikiyor da, artık söyleme şansın kalmadığında bozulmaya başlıyor. Son kullanma tarihi geçiyor o duyguların. Damlaya damlaya göl olmuyor da sel oluyor. Bozuk şeyi üzüntüyle kusuyorsun. Kus kusabildiğin kadar. Kusarsan sorun yok. İçinde kalırsa sorun. O yüzden ağlayandan korkmam ben, acılarını bastırmaya çalışandan korkarım.

Gözleri yaşarmayan insanlar şeytan değiller, ama belli ki ‘göz yaşarır, kalp hüzünlenir’ diyen bir nebinin (onun ayaklarını bastığı yer olayım) yolunda da değiller. Neden bazı duygular böylesine zayıflık emaresi sayılıyor da kötüleniyor? Neden onları yaşamak için tenha köşelere koşmak, saklanmak, yastığımıza yüzümüzü yapıştırmak zorundayız? Bir yetim peygamber aleyhissalatuvesselam, ashabına neden bu halini açıklamak zorunda kalıyor? Neden içimizin bir yanı hep yetim ki, yetim kalınca en çok o yanlar ortaya çıkıyor?

Beşer kendine bunları neden çektirir? Ey insan, daha gözyaşlarıyla arandaki hukukun belli değil. Legal mi, illegal mi? Ondan utanıyor musun yoksa? Yoksa seviyor musun en mahreminde? Nerede senin adaletin? Daha yasal olmayan yanların var kendi içinde, sana göre, senden öte. Bastırıyorsun onları. Zindanların var. Mahpusların var. İçinde Yusuflar var ki, kardeşleri kuyuya atıyorlar onu. Babalarına, yani sana, unutturmaya çalışıyorlar. Barışmadığın o kadar yanın, yönün, latifen var ki.

Dur bir saniye: İnkârcılığı yalnız Allah’ı inkâr mı sanıyorsun? Bence aczini ve fakrını inkâr etmek de bir nevi inkârcılıktır. Ki kanaatimce birincisi, bu ikincisinin üstüne bina edilir. Cahil edebilir. Fasık edebilir. Kafir eder. Belki de o yüzden imandan çok bahseden o mürşid-i kamil, yolunu böyle dörde bağlıyor: Acz, fakr, şefkat ve tefekkür… Önce acz, fakr; sonra şefkat, tefekkür. Önce kendinle barış, sonra âlemle. Hem demiyor mu başka bir yerde: “Evet, ifrat ve tefrit, delillere karşı bir isyandır. Yani, sahife-i âlemde yaratılan delail, uhud-u İlahi’ye hükmündedir. O delaile muhalefet eden, Cenab-ı Hak’la fıtraten yapmış olduğu ahdini bozmuş olur.

Fıtrî ahdini bozdun. “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sorduğunda “Evet!” demiştin Kalubela gününde. Fıtratın bu programla yaratılmıştı. Dünyada “Hayır!” diyebilmek için önce fıtratının detaylarını inkâr ettin. Öyle olmadığın halde ‘öyleymiş’ gibi yaptın. Delillere isyan ettin. Kibirlendin. Kıskandın. Riyakârlık ettin. Yalan söyledin. Her inkâr aslında kendini inkâr ettiğin yerlerinden/anlarından beslendi. Bu yüzden belki de Allah Resulü, Ebu’d-Derda’nın; “Mümin hırsızlık/zina yapar mı?” gibi pekçok sualine ‘evet’ diye yanıt verdikten sonra; “Mümin yalan söyler mi?” sorusuna “Yalanı ancak iman etmeyen kimse uydurur…” (Kenzu’l-Ummal, h. No: 8994) diye cevap verdi. Yaşın otuzu geçti. Bu sırrı ancak anladın.

Yazar hakkında

Ahmet Ay

Ahmet Ay

Yorum yaz