Deneme

Herşeyin bir şarkısı var

tumblr_olrlvqnjlD1w3z49ro1_540Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar Onu tesbih eder. Onu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihini anlayamazsınız. O halîmdir, bağışlayıcıdır.” (İsrâ sûresi, 44)

Sessizliği severim ama sevdiğim ‘mutlak bir sessizlik’ değildir. Yalnız Gezerin Hayalleri’nde dendiği gibi hissederim: “Mutlak bir sessizlik hüzne yol açar.” Evet. Mutlak bir sessizlikte kitap okuyamam. Ötemi görmemi engelleyen bir yalnızlık duygusu oluşur bende. Beynimin içindeki ses, fazla kendime kalışım, her türlü okuyuşumun sesini bastırır. Azıcık gürültü olsun isterim. Kıvamında bir zorbalık. Bir kaçış. Kaçmayı gerektirir birşeyler.

Yeğenimin yaramazlık sesi. Halalarının ona isyanı. Annemin mırıldandığı türkü. Tek sesten oluşmayan, mümkün mertebe karışık, hafifçe bir şarkı. Fazla olursa tadım kaçar. İşgal etmemeli. Sezilmeli fakat kendini dayatmamalı. Bazen kitap okurken odam çok sessiz geldiğinde pencereyi açarım. Sokağın sesleri odama dolsun isterim. Kornalar, bağıran çocuklar, müşteri arayan seyyar satıcılar, eskiciler, pazarcılar, duvara çarpan top sesleri, anayolun gürültüsü vs. Sokağın kendine özgü şarkısı, gürültüsü, ritmi, canlılık işaretleri. Hepsinden biraz biraz lazım bana ama aşırıya kaçmadan. Nasıl söylesem sana? Sesler yalnızlığımı alıyor. Yalnız olmadığımı hatırlatıyor. İçimin boşluğu ancak yankıyla doluyor. Coetzee de Utanç’ta böyle söylüyor: “İnsan ruhunu sesle doldurma ihtiyacında.”

Ses de bir şifadır. Her şifa gibi onun da bir matematiği vardır. Tıpkı Tabiat Risalesi’nde mürşidimin anlattığı gibi: “Görüyoruz ki, o kavanoz şişelerden herbirisinden, bir mizan-ı mahsusla, bir-iki dirhem bundan, üç-dört dirhem ötekinden, altı-yedi dirhem başkasından, ve hâkezâ, muhtelif miktarlarda eczalar alınmış. Eğer birinden bir dirhem ya noksan veya fazla alınsa o macun zîhayat olamaz, hâsiyetini gösteremez. Hem o hayattar tiryakı da tetkik ettik. Herbir kavanozdan bir mizan-ı mahsusla bir madde alınmış ki zerre miktarı noksan veya ziyade olsa tiryak hassasını kaybeder.

Hayatın kendisi gibi sesleri de ilaca benziyor. Kimyevî bir dengeye ihtiyaç var. Aşırıya kaçılmamış. Oranlar gözetilmiş. ‘bir iki dirhem bundan, üç dört dirhem ötekinden, altı yedi dirhem başkasından ve hâkezâ…’  Sokağın gelişgüzelliği içinde (hakikaten gelişigüzellik midir ki o?) böylesi bir altın oran da var. Kulağa rahat ettiren bir gürültü. Sessizlikten daha leziz. Bir benzerini sahil kenarında bulabilirsin. Hafif hışırtılarla okşayan dalgaları dinlerken. Akarsu kenarları da böyle. Dağlar yine böyle. Yollar da böyle. İnsan tasannu eliyle bozmazsa bütün dünya böyle. Doğasına bırakılmış seslerin ahengi hep böyle. Yani hayattar. Yani ‘ahenkli karışık.’ Allah varlığı sesiyle birlikte yaratmış. Herşey varlığından sesle/tesbihiyle haberdar ediyor bizleri. “Ben de varım!” şarkısını mahsus lisanlarıyla söylüyorlar.

Sesler hakkındaki iyimserliğime zarar veren yalnız inşaat sesleridir. Bizim sokakta bu sıralar pekçok inşaat var. (Şimdi kalmadı.) İnşaat sesleri, eğer yeterli mesafe yoksa onlarla aranızda, kulağınızı mahvediyor. Eskiden böyle değildi. Hem o zamanlar teknoloji bu kadar gelişmiş de değildi. Hazırbeton olayı yoktu mesela. Ve inşaatlar bu kadar hızlı bitmiyordu. İçerideki çalışmanın bir dinginliği vardı. (Elektrikçi olan amcamın yanında çıraklık etmiştim birkaç yaz.) Tak tak çekiç seslerini, bükülen/kesilen demir seslerini, çimento karan kürek seslerini dinlerken bile dinleniyordum sanki. Dinlemek dinlenmekti. Senden olmayanda, sen olmadığın, yani kendine kalmaktan kurtarıldığın bir andır dinlemek/dinlenmek. Veyahut bana öyle gelir. Ötem cennetimdir.

İnşaatlar, yani yeni şeylerin bina edilmesi, her zaman gürültülüdür. Varlık bizimle sesler aracılığı ile konuşuyor. Yaratılışın âlemeti sesler: “Bütün sadâlar ise, ya vazife başlamasındaki zikir ve tesbih ve paydostan gelen şükür ve tefrih veya işlemek neş’esinden neş’et eden nağamattır.” Değişimin, dönüşümün, hilkatin, süratin, zamandaki dalgalanmanın. Hızca ışıktan aşağı kalsa da detay bilgisi almak anlamında varlığı eşitliyor sesi. Herşeyin ışığı yok belki ama hepsinin bir sesi var. Yaydıkları bir titreşim. Attıkları bir çığlık, bir ötüş, söyledikleri bir şarkı. İsrafil aleyhisselamın sûra üflemesi boşuna değil. Kulaklarımız buna muntazır. Kapaksız. Hem seslerin uyandırıcı bir yanı da var. Belki de bu yüzden sabah uyanmak için saat/alarm kuruyoruz. Işık değil. Ve İsrafil efendim haşir sabahında bizi uyandırmak için sûra üflüyor. Güneşe değil.

Yine mürşidim diyor: “Ve o dalgalı muharebe meydanı ise, şu fırtınalı dünya yüzüdür ki; durmuyor, dönüyor, bozuluyor ve her insanın aklına şu fikri veriyor: ‘Mâdem herşey elimizden çıkacak, fânî olup kaybolacak. Acaba bâkîye tebdil edip, ibkâ etmek çaresi yok mu?’ deyip düşünürken, birden semavî sadâ-i Kur’ân işitiliyor. Der: ‘Evet, var. Hem, beş mertebe kârlı bir sûrette güzel ve rahat bir çaresi var.'”

Demek Kur’an’ın da bir sedası var. Fakat her neyse. Ben aslında size başka birşey anlatacaktım. Malumunuz, 32. Söz’ün 1. Mevkıf’ının Küçük Bir Zeyli’nde Bediüzzaman Hazretleri, Kâf sûresinin 6. ayetini tefsir ediyor. Ayetin kısacık meali şöyle: “Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu nasıl bina edip süsledik?” Buraya kadar tuhaf birşey yok. Bir ayet ve tefsiri. Ama derse şöyle bir yerden başlıyor Bediüzzaman:

Yani, âyet-i kerime, nazar-ı dikkati semânın zînetli ve güzel yüzüne çeviriyor. Tâ dikkat-i nazar ile, semânın yüzünde fevkalâde sükûnet içinde bir sükûtu görüp, bir Kadîr-i Mutlak’ın emir ve teshiriyle o vaziyeti aldığını anlasın. Yoksa; eğer başıboş olsa idiler, birbiri içinde o dehşetli hadsiz ecram, o gayet büyük küreler ve gayet sür’atli hareketleriyle öyle bir velveleyi çıkarmak lâzım idi ki, kâinatın kulağını sağır edecekti.”

İşte, arkadaşım, bütün bu yazıyı, ayetteki ‘bina edip süsledik‘ ile ‘semanın yüzündeki fevkalade sükûnet içinde bir sükûtu görmek‘ arasındaki bağı Bediüzzaman’ın nasıl kurduğunu ve bu bağlantıyı ‘bina edilen’ şeyler sayesinde nasıl anladığımı aktarmak için yazdım. İnşaallah başarabilmişimdir. İnsan öğrenci gözüyle bakarsa inşaatların gürültüsü bile bir öğretmendir. Beşerin bina ettiklerinin gürültüsü, Allah’ın bina ettiklerinin sessizliği. Hepsinde bir nasihat var. Sen çevreni rahatsız etmeden birşey bina edemiyorsun. Ama Allah kitab-ı kainattaki herşeyi seni rahatsız etmeyecek bir sessizlikte/seste bina ediyor. Seslendiriyor ama gürültü ettirtmiyor. Varlık, değil yalnız senin varlığından, kulağının mutluluğundan bile haberdar sanki. Ve dediğim gibi: Ben mutlak bir sessizlikte kitap okuyamam. Kainat kitabı da mutlak bir sessizlik üzerinde yazılmamıştır. Orada herşeyin bir tesbihi vardır.

Yazar hakkında

Ahmet Ay

Ahmet Ay

Yorum yaz