Deneme

Şirazlı Sadi’nin GÜLİSTAN’ından çağrışımlar

 

Şirazlı Sadi, bir bal arısı. Yedi iklim dört bucak dolaşmış, yeryüzünün çiçek bahçelerinde, ilim meclislerinde, irfan sofralarında gezinmiş, topladığı balları bizimle paylaşmış.Güller toplamış, Gülistan yapmış, demetler halinde bize sunuyor.  Gül, bir anlamda Hz. Peygamber (as) demek. Gülistan da Nebevi, Peygamberi bahçe.Girenlerin gözü ve gönlü ferahlıyor. Türlü türlü renk, şekil ve kokular.Füsunlu, büyüleyici sultanlara mahsus Has Bahçe…

Çağlar değişe de insan gerçeği çok fazla değişmiyor. Dünün insanı ile bugünün insanı aynı şeylere muhtaç: Huzur ve mutluluk.  Hem bu ihtiyaç, şu günlerde o kadar şiddetlendi ki.

Mutlu insan; mutluluğu,dünyayla sınırlı olmayan, sonsuzluğa, ebede uzanan insandır.

Dünyayı cennete çevirmek ya da ateş çukuruna dönüştürmek de insanın elinde.

Tutku, insanı tutsak alan, şiddetli ve zorlayıcı meyiller, arzular, eğilimler, istekler.  Ya yener ya yeniliriz. Yenersek ne âlâ ama yenilirsek yandı gülüm keten helva!

Zordur tutkuları yenmek. Yani kendini, egonun, enaniyetin kemendinden, bağımlılığından kurtarmak. Gerçek hürriyet. İnsan, tutkularla lebaleb dolu bir varlık. Tutkuların dizginini ya da yularını boş bırakırsa, o, yabani bir at gibi insanı kendi istikametinde koşturur. Dizginlere hâkim olmak. Terbiyeden murat da bu olsa gerek.

***

Kötülük tohumu ekip iyilik ummak: Boş kuruntu. Olmayacak duaya amin demek.

Kalemi şeker kamışından olanın yazıları, şeker tadı verir. Bitkinin güzelliği, tohumunun iyiliği ve güzelliğindendir. Cahilliğin pek çok tarifi, tanımı vardır. Biri de dost gönlünü kırmak, bir gönlü yıkmaktır. Zira cahil, cesur olur. Tahrip kolay tamir hayli zordur. Kıvılcım misali bir tek söz yeter kırmak ve yıkmak için.

İki şey insanı çileden çıkarır: Söylenecek yerde susmak, susacak yerde konuşmak.

***

Büyüklük ya da küçüklük, ama neye göre kime göre? Ölçüsü ne?

Mesela, kedi, fareyi yakalarken aslan kesilir, aslan karşısında ise fare.

Sultanlık da öyle. öyle. Gönüller sultanı ile ülkeler sultanı olmak apayrı şeyler. Birinin tahtı ve tacı vardır, diğerinin ne tacı ne tahtı. Belki milyon gönüller onun tahtı.  Bahtlı, bahtiyar insandır gönüller sultanı, tahtı neylesin. Zalim, kara  bahtlı, bahtı kara bir  insan.

***

Bir Bilge dedi ki: “Ne söyleyeyim?” diye düşünmek, “Niçin söyledim?” diye pişman olmaktan iyidir. İki dinle bir konuş. İki kulak verilmiş bir ağız. “Sözün gümüş, susmanın altın” değerinde olduğu günler. Çok mu geriler de kaldı? Yoksa biz insanlar mı değiştik? İkisi de olabilir. Tevekkeli, kuşak çatışma der dururuz. Hoş, niye çatıştığımızı da bir bilebilsek. Kuşak çatışması dediğimiz şey, kuşakların farklı özelliklerinin hayata yansıması da olamaz mı? İlle de çatışma dememiz şart mı? Kaldı ki, çatışma sözcüğünün zihinlere yaptığı çağrışımı hiç de hoş ve olumlu değil. Güzel ve hoş şeyleri, güzel ve hoş olmayan kelime ve kavramlarla açıklamak da hoş olmasa gerek.

Yaşananlar, önce düşünüp sonra konuştuğumuzdan mı yoksa önce konuşup sonra düşündüğümüzden mi? “Önce düşünmek, sonra söz; evvelâ temel, sonra duvar gelir” der Sadi Gülistan’ında. Hem çok şey bilip bunu pratiğe dökemeyeni Sadi, “Balsız arıya” benzetmiş. Diyor: “Madem bal vermiyorsun, bari iğne batırma.”Ciltlerle kitap yazılır.

Cehaletin panzehiri bilmek, öğrenmektir. Merak ilmin hocasıymış.Ayıp olan bilmemek değil, öğrenmemektir. Gazali’ye sorarlar: “İlimde bu üstünlüğe nasıl ulaştın?” Cevap verir: “Her bilmediğimi sormaktan utanmamakla.”Utanmak yahut utanmamak ise ayrı şey.  Âkif onun için, “kızarmaz yüz, yaşarmaz göz” der.

***

Üslup ve beyan: Tecessüm etmiş insan.  “Akıl –ya da büyüklük- yaşta değil, baştadır” deseler de bilgi, beceri, deneyim, yabana atılacak şeyler mi? Deneyimli ve tecrübeli insan ve bilge bir kişi olmak için zamana, vakte ihtiyaç yok mu? Bilgi ve becerisini beğendiğimizi söylediğimiz insan hemen, “Ee, bu saçları değirmen damında ağartmadık!” der.

Lokman Hekim’e sorarlar: “Bilgeliği kimden öğrendin?” Cevap hayli ilginçtir: “Körlerden! Çünkü önlerini görmeden -ya da emin olmadan- adım atmazlar.”

Her insan, her şeyden bir şey öğrenebilir.

“Şaka yoluyla söylenmiş olsa bile, akıllı insanın ders alamayacağı söz yoktur. Ama cahilin önünde yüz tane hikmet kitabı okusalar, bu onun kulağına şaka gibi gelir.”

Her kişiyi Hızır, her geceyi Kadir bil, derler.

Güzel bir uyarı: “İnsan sevdiğine sayıyla mı verir?”

Değerli bir eğitim emekçisi dostum anlatmıştı. Hikâye bu ya, elinde doksan dokuzluk bir tespih, dilinde zikir bir derviş, elinde azık çıkını bulunan bir kadına denk gelir. Selâm verir, kadına nereye gittiğini sorar. “Az ötede çalışan beyime yiyecek götürüyorum.” Derviş, “Az mı çok mu?” diye sorunca kadın, “insan sevdiğine sayıyla mı verir?” sorusuyla cevap verir. Dervişte şafak atar. Dersini almıştır. Elindeki 99’lu tespihi uzaklara fırlatıverir. Sevdiğini sayı ile zikretmekten kurtulmuştur. Kulaklarında kadının, “insan sevdiğine sayıyla mı verir?” sesi yankılamış vaziyette oradan uzaklaşır.

İşte böyle. Bir söz insanı getirir kendine. Küçümseme. İbrahim Ethem’i gönül sultanı yapan da, “deveni sarayın damında arama” diyen bir insanın sözü değil miydi?

***

“Beşer, hakikate muhtaç olduğu gibi, bazı keyifli hevesata da ihtiyacı var. Fakat bu keyifli hevesat, beşte birisi olmalı. Yoksa havanın sırr-ı hikmetine münafi olur” diyor Bediüzzaman.

“Esaret, kölelik artık geçmişte kaldı” deme. Tutku tutsaklığı, farklı versiyon, görüntü ve yansımasıyla aynıyla devam etmekte. Azıcık düşünür, tefekkür ederseniz bana hak verirsiniz. İnsanı kul-köle eden o kadar çok şey var ki. Büyüklü küçüklü saymakla bitmez.  Keyifli hevesat, denilen helal ve meşru zevkler bugün, yüzde beşten yüzde doksan beşe evrilmiş. Güzel seslerin, sözlerin ve kokuların taşıyıcı aracı hava unsurudur. Ona da gayrı meşru ses, söz ve kokuları taşıtmaya, onun sırtına yük etmeye hakkımız olmasa gerek. Herkes görevli olduğu şeyi yapar. Fakat zaman ve zemin, (bugün)her şey öyle ayarlanmış. Biri der: “Dünyaya yas tutmaya mı geldik?” Elbette, hep yas tutulacak değiliz  ya. Bazen de, “ölü evinin yascısı düğün evinin tefçisi” olmak gerek. Kararında. Yüzdelik oranı önemli! Haddi aşmamak gerek. Muhabbette bile haddi aşanlar, yoldan çıktılar. Hz. İsa ve Hz. Üzeyir’e (as) olan sevgilerinde ölçüyü kaçırınca, onlara beşer sıfatını –güya- yakıştıramadılar, “Allah’ın oğlu” deyip çıktılar işin içinden.  Hem kendileri sapıttı hem başkalarını sapıttılar. Sapmak kötü, gayrıyı sapıtmak ise daha da kötü. Kötülüğün karesi.

***

Harami: Dem ve damarlarında hırsızlık ettiği lokmaların deveran ettiği insan. “Tüyü bitmemiş yetimin hakkı.” Zulmün farklı bir versiyonu. Demek ki, hakkı yenen her insan, hem öksüz hem yetim. Bir ile bin aynı. Haramiler düşünmesin, titresin!

Haris: Hırsın tutsak aldığı, yular taktığı, prangaya vurduğu -bahtsız-kişi. Parolası: Daha yok mu? Devir hiç önemli değil. Dün, bugün, yarın. Dün dağ başlarını, mağaraların içini mesken tutan haramiler bugün, metropollerin göbeğinde. Plaza, gökdelen adını verdikleri görkemli ve göz kamaştırıcı binalarda, şatafatlı ofislerde. İsimler, cisimler, resimler değişebilir. Dün şahıslar bugün şahsı maneviler. Yarın, kim bilir hangi kılıkla karşımıza çıkacak bilemiyoruz.Bize düşen uyanık olmak.

“Hasır kamışından şeker yiyemezsin” der Sadi.

***

Bir yerde hakiki anlamıyla bir şey yoksa orada, zıttı vardır. Tabiat, doğa, evren, hayat boşluk kabul etmez derler. Meselâ, adalet yoksa zulüm vardır. Türleri ve türevleri o kadar çoktur ki zulmün, say say bitmez. Gizli, aleni, sözel, fiziksel, psikolojik, ekonomik, insan haklarını çiğnemek, türlü türlü. Kutsal Kitabın dört esasından birisi adalettir. İnanan ve kulak verene çok şey anlatır bu. Zulmün temellerini atan, mülkün temellerini yıkar. Mülk, aileden devlete, sahip olunan her şey.

Hem -haberiniz olsun- dünyada adalet olmasa bile, bir ADALET GÜNÜ mutlaka gelecektir.

Zalimliği ile meşhur Yusuf oğlu Haccac yani Haccac-ı Zalim, Bağdat’ta bir dervişten dua istedi. Derviş, “Tanrım şunun canını al!” diye dua edince, Haccac, “Bu nasıl dua?” diye sordu. O da “Hem sana hem şehir halkına hayır duası” dedi. Ne hikmetli söz!

Belki bin yıllık söz: Zulüm ile abad olunmaz.

***

Herkesin işyeri yoktur. O vakit, hacet kapısı, ekmek teknesi ya devlet kapısı ya da gayrın, başkalarının kapısı.Ya memuriyet ya da emekçi. “Elin ekmeği kanlı olur” diye meşhur bir deyimimiz vardır. Kanlı olan ekmek değil, çekilen mihnet ve meşakkattir. Derdi maişet. Doğduğun yer değil, doyduğun yer derler. Çalışmak: El emeği, alın teri, göz nuru. “Çalışıp kazanan Allah’ın (cc) sevdiği insan.” (HŞ) Kimi beyin gücüyle kimisi de kol gücüyle. Emek-yemek ikilisi.“Gayretli devletliyi geçer” sözünü duymayan yoktur. İşçi ile işveren, iş dünyasının iki vazgeçilmezi. Biri emeğin diğeri kapitalin simgesi. Denge bulunmaz, hak-hukuk gözetilmezse, biri diğerine muavin iken düşman olur.“Alın teri kurumadan” yani vakti geldiğinde, günü-saati dolduğunda ücreti verildiğinde mesele yok. İpe un serildiğinde kavga kaçınılmaz.İki tarafı keskin bıçak. Bir yüzü adalet diğer yüzü zulüm.Rahmetli babam70’li yılların başında geçim derdiyle diyarı gurbete yani Almanya’ya 40’lı yaşlarda, dilini, dinini, kültürünü velhasıl hakkında hiç bir bilgisi olmayan yabancı bir ülkeye gitmişti. Bremen Mızıkacıları diye hikâyelerini okuduğumuz bir Alman şehrinde yıllarca çalıştı. Yılda bir defa bir aylığına izine geldiğince sevinç, ay sonunda giderken nasıl da hüzün yaşardık. Oradaki işçi işveren ilişkilerini anlatırdı. Hele ücretlerin kuruşu kuruşuna vakti geldiğin de aksatmadan verildiğinden söz ederdi. Sanırdık, bir İslam beldesi. Nereden nereye?..

Yaşayan bilir. Veya yaşamayan bilmez.

***

Pehlivanın hası, Kırkpınar er meydanında ortaya çıkıyor. Bir başka pehlivan da, öfke ve hiddet anında kendi sırtını kündeye getirebilen kişidir.  İşte asıl başpehlivanlık da budur. Öfke ve hiddetini yenebilmek. Yan yana, sıra sıra dikilmiş mermer sütunlar misali egoların kütükleştiği 3K çağında (Korku, Kaygı, Kuşku) pehlivanlık zor iş. Her adımda karşımıza adeta vaktiyle Yeniçerilerin elleri sertleşsin diye tokatladığı “benlik,ego” sütunlarına benzer sütunlar çıkıyor. Dikkatli olmazsak, bu sütunlarından birine kafamızı vurmak işten bile değil.

***

Hatırlanmak ya da hatırlanmamak.

“Biz dünyadan gider olduk,

Kalanlara selam olsun,

Bizim için hayır dua

Kılanlara selam olsun.” (Yunus Emre)

Beni hatırlar mısınız?

Hz. Aişe (r.anha) annemiz anlatıyor:

“Bir defasında cehennemi hatırlayıp ağladım. Resûlullah (as) beni bu vaziyette görünce:

“Aişe neyin var?” diye sordu.

“Cehennemi hatırladım da ağladım. Siz peygamberler kıyamet günü aile fertlerinizi hatırlar mısınız?” dedim.

Hz. Peygamber (as):“Üç yer vardır ki oralarda kimse kimseyi düşünmez.”

1- Mizanda ameller tartılırken, terazinin hafif mi yoksa ağır mı geldiğini öğrenmeden,

2- Amel defterleri verilirken, defterinin sağından mı, solundan mı, arkasından mı verileceğini bilmeden,

3-Bir de cehennemin sırtlarına Sırat Köprüsü kurulduğunda.” (Hâkim)

Bir sultan, kendini ibadete vermiş abid ve zahit birine sorar: “Bizi hatırlar mısın?” Zahit, “Evet Tanrı’yı unuttuğum zamanlar!”

Gerçek Sultanlar ile kendini sultan zanneden çakma sultanlar, bırakın Yaratıcı Kudret’i öyle ki kendilerini bile unuturlar. Çünkü sultan demek, saray, saltanat, güç, kuvvet, iktidar demektir. Bir müddet sonra güç zehirlenmesi ve akıl tutulması yaşamaları da mukadderdir. Mesela, 1643-1715 yılları arasında 72 yıl Fransa’yı mutlak monarşiyle yöneten kral 14. Louis Le Grand (Büyük Louis) veya Le Roi-Soleil (Güneş Kral) olarak da anılan kral “Devlet benim!“sözüyle meşhurdur.

Dünden bugüne çok değişmeyen,  devleti ve milleti kendi tapulu malı mülkü gibi gören zihniyet ve temellük davası.

Güçlü olanın haklı olduğu asır: Cahiliye Dönemi. Köleler ve Efendiler çağı. İnsanlık,  öyle bir utanç ve vahşet dönemleri yaşadı. İnsanların bir kısmı köle diğeri efendiydi. Köle pazarları vardı.  Kudret harikası, yaratılış mucizesi, kâinat ağacının meyvesi, dünya sarayının nazlı misafiri insan da bu pazarın “malı.” Ederi birkaç akçe. Hele bir de rengi siyahsa. Ederi iyice düşerdi. Rengine göre paha biçilen beyaz, sarı, siyah insanlar.

Bugün –belki görünüşte  – böyle kölelik ve efendilik yok gibi. Ama gerçekte öyle mi? Yoksa isim, cisim ve resim değiştirmiş haliyle hâlâ hükmünü icra ediyor mu? Bana sorarsanız, evet! Hem de hız kesmeden. Meselâ, insan onuruna layık bir yaşam süremeyen, açlık sınırında ücret alan bir emekçi sizce, modern köle değilse nedir? Alın size bir 21.asır kölesi.Derdi maişet. Elleri ayakları bağlı değil ama işe ve aşa muhtaç ve bağımlı milyonlar. Köle olmak için ille de Cahiliye döneminde ve Ebu Cehil devrinde yaşamak gerekmiyor.Ortak özellikleri olan farklı (eski ve modern) iki çağda yaşıyor olabilirler. Bülbül ile karganın aynı kafeste yaşaması gibi.

***

“Kişi bile söz demini.”

Susarsan altın, söylersen gümüş kazanırsın.

Tercih, hep altından yanadır değil mi?

Hikâye bu ya, ahmağın biri, ömrünü harcayarak bir eşeğe konuşma dersi veriyordu. Bir bilge kişi ona, “Behey cahil, ne çırpınıp durursun? Sende bu heves varken, dedikoducuların kınamasından korkmalısın. Hayvan kısmı senden konuşma öğrenmez. Bari sen, hayvandan susmayı öğren!” dedi. (Gülistan)

Yerinde konuşmak gibi yerinde susmak da erdemdir.

Ağzı olanın konuştuğu tam da günümüzde olduğu gibi.

“Eğer bütün geceler Kadir olsaydı, Kadir Gecesi’nin kadri kıymeti kalmazdı.”

Fakat, her kişiyi Hızır yapmak elimizde olmasa da her geceyi Kadir yapmak bizim iktidar ve ihtiyarımız dahilindedir.

Vesselam…

 

Yazar hakkında

raşid duran

raşid duran

Yorum yaz