Deneme

Çiçek Bahçesi: BOSTAN

 

 

Çocukluğumuzdan bu yana hâlâ beğeni ile dinlenen, eski fakat eskimeyen bir Anadolu ezgisinde halk ozanı;

“Seyyah olup şu âlemi gezerim,

Bir dost bulamadım, gün akşam oldu” diyor.

Bir dost bulmak için âlemi gezmek.  Değer mi? Evet, değer.

“Kişi, dostunun dini üzeredir.”(HŞ)

Dost ve dostluk bu kadar önemli. Hele bugünlerde…

Dost; yoldaş, arkadaş, sırdaş, duygudaş, gönüldaş…

Halk ozanı bir dost uğruna âlemi gezer de Şirazlı Sadi durur mu?

O da hak ve hakikat aşkına gezdi âlemi.

Sadi seyyah olup şu âlemi boşuna gezmedi. Bal arısı gibi çiçekten çiçeğe kondu, meclislere konuk oldu, söyledi, dinledi.  Heybesini ve dağarcığını güzel ve yararlı şeylerle tıka basa doldurdu. Sonra döndü, heybesini bizim için boşalttı. Bostan’ı kaleme aldı, kelama döktü.

Kalem ile kelam. 

Kalem, kelamın sessiz hali. Kelam, kalemin dile gelişi, insana seslenişi.

Kalem “yaz ve oku” derken,  kelam “dinle ve söyle!” diyor.  Fakat iki dinle birkonuş.

Biri yazar diğeri söyler.

Sadi, yaşanmış hayatları hikâyeler halinde inci mercan misali sözcüklerle boncuk boncuk kitabının satır aralarında peş peşe dizdi, yazdı, söyledi. Sadırlara giresin diye.

Bostan, Sadi’nin bize inci mercan misali hediyeleridir. Bir hazine sandığı. Bu sandukça içinde neler yok ki. En başta adalet. Sonra cömertlik, aşk, şefkat, merhamet, yiğitlik, alçakgönüllülük, emanet, israf, kanaat, memnuniyet, rıza, terbiye, şükür, iyiliğe teşekkür, tövbe, dua ve benzerleri.

Satır aralarında, bizim olduğu halde unutulmuş, terkedilmiş veya başkalarına kaptırmış olduğumuz daha pek çok yitik değerlerimiz.

“Hikmet müminin yitiğidir, onu bulduğu yerde alır.” (HŞ)

Hikmet ise insanın, varlığın hakikatlerini bilme çabası.

Her şeyi maddede arayan, şekle önem verip özü, maneviyatı, manayı reddedenlerin yaşadığımız toplumsal kriz ve kargaşada tekrar milli ve manevi değerleri dillendirmeleri manidar değil mi?

Bina, temeller üzerine inşa edilir.

Tek kanatlı kuş uçamaz.

Bir madalyonun iki yüzü gibi hem maddiyat hem maneviyat. Her ikisi de hem gerekli hem önemli.

Bostan deyince akla, doğal olarak kavun karpuzla birlikte bunları yetiştiği tarla gelir. Ama değil. Tıpkı Gülistan gibi Bostan da güzel kokulu, canlı çiçeklerin yetiştiği, bulunduğu bahçedir.Çiçek Bahçesi. Bu anlamda Gülistan bir bostan, Bostan da bir gülistandır. İkiz kardeşler.

Zaten şu dünya da ekilen biçilen bir tarla değil miydi?

Dünya handır ama hân-ı yağma, talan edilecek bir han değil.

Dünya adını verdiğimiz gezegen, yerküre bizim geçici meskenimiz.  Allah’ın (cc) sofrası.  Uzaya uzanıp yeni meskenler arasak da ömrümüzün her saniyesi hep bu meskende, bu sofrada geçmektedir. Meskenin de sofranın da sahibi aynı Zât. Kızıl gezegen Mars’a da gitsek bu gerçek değişmiyor. Zaten evren denen mülkün haricine, sınırları dışına çıkmak mümkün mü? Çıkabileni daha duymadık.

Evrenin iki yüzü: Mülk ve melekut. Mülk görünen yüzü, melekut görünmeyen. Biz, onun, birincisine hikmet diyarı, sebepler dünyası, diğerine kudret diyarı, harikalar dünyası diyoruz. İnsanlar dünya denen mülk tarafında, onun şartları altında yaşıyor. Yolculuk da bu iki taraf arasında cereyan ediyor.

Her iki mülkte de Sultan-ı Kâinat birdir.

Yolcuya yapılan dua: “Hayırlı yolculuklar!”

***

Mal, canın yongasıdır.

Korunması emredilen beş şeyden birisi.

Vermeye alışmamışlar için çok zordur paylaşmak.

Paylaşmak güzeldir. Sevgi gibi nice güzellikler paylaştıkça çoğalır. Çoğaldıkça, güzel kokulu bitkiler gibi çiçekler ve meyveler verir.  Yeryüzünü Gülistan ve Bostan’a çevirmek de olsa olsa böyle mümkün olacaktır. Rabbena hep bana diyenlerin ülke, bölge ve dünya barışı, huzuru ve mutluluğu adına yapabilecekleri pek bir şey yoktur. Beklemek de fazla iyimserlik olur. Onlar, olsa olsa –sırf kendileri için- enaniyetin sütunlarını,  nefsaniyetin saraylarını, cismaniyetin kulelerini dikerler.

Sevmek, sevilmek, paylaşmak.

Seyyah olup “Ufuklara varlıksız açıl ve marifetlerle dolduktan sonra dön” parolasıyla, Acem ile Rum diyarlarını gezen Sadi, oraların çiçeklerinden devşirdiği güzellikleri, bal peteğine dönüştürmüş, biz dostlarıyla paylaşmak için Bostan’ı kaleme almış, kelama dökmüş. Bilgiyi irfanla,  irfanı hikmet ile harmanlamış.

Bizim kuşak (78 kuşağı) iyi bilir harmanı. Buğday, arpa başaklarının bir araya toplanmış, yığın halidir.

***

Biz insanlar konuşa konuşa.

Kimi zaman aynı dili konuşmak anlaşmak için yeterli olmuyor. Duygudaşlık da lazım.

İki bak, iki dinle, bir konuş diyor bedenimiz kendine özgü lisanıyla.

Nasıl mı? Şöyle ki, gövdemizin üstündeki başımızda;

İki göz, iki kulak, bir ağız.

Bakmak ve görmek

Dinlemek ve duymak.

Sonra da konuşmak.

Bir söyle, pir söyle.

“Kişi dilinin altında gizlidir.” (Hz. Mevlana)

Tutku: Birine veya bir şeye karşı şiddetli eğilim, meyil. İyisi, güzeli, yararlısı, olumlusu varken kötüsü, çirkini, olumsuzu, zararlısı da var. Tutunmaktan çok farklı. İnsanı kendine zorlayan bir yanı da var. Tutkuya bağımlı hale gelmek, bağlanmak ya da tutkuyu bağlamak.

Okumak ve yazmak tutkusu, tebrik, takdir ve alkışı hak eden övülesi bir tutku iken, mesela, sigara ve alkol gibi insan ve çevresine zarar vereni ise yerilesi bir tutkudur.

Dijital Çağ. Bilgi Toplumu. Aynı zamanda Tüketim Toplumu. Yine aynı zamanda Risk Toplumu. Daha başka isim verenler de var. Ben, Bilge Toplumu demeyi ne çok isterdim. Fakat gidişat, öyle olabilmeyi hayli zorlaştırıyor.  Manialar, Çin Seddi gibi.

3K’yı üst düzeyde yaşıyoruz: Geleceğe dair korku, kuşku, kaygı.

Haksız da değiliz.

Sadece maddeyi tüketmiyoruz. Kendimizle beraber zamanı, doğayı, her şeyi…

Ebede uzanan yüzlerce iyi kötü tutkularıyla donatılmış bir varlık: İnsan. Ya tutkularına köle olacak yahut onları esir alacak.  Sorun, kötü ve zararlı tutkulara esir olunca başlıyor. Kölelik bitti diye sevinen ve övünen asri, modern insan, modern zamanlarda kendisi için kurulan kölelik tuzaklarını tahmin edebilseydi sevinir miydi? Modern kölelik devrini yaşıyoruz.

Kölelik, sadece ayağa vurulan zincir, boyna takılan kement, bukağı ya da kola vurulan prangadan mı ibaret?

Kulu kölesi olduğumuz o kadar çok şey var ki.Kul köle olmayan yok mudur? Elbette vardır.

Olmayanlara ne mutlu!

***

Bediüzzaman, dünden bugüne insanlığın beş devir geçirdiğini belirtiyor:

1.Vahşet ve bedevilik devri. İnsanlığın ilk ve ilkel dönemi.

  1. Kölelik devri.Güçlü olanlar zayıfları köleleştirmiş. Kendini efendi, diğerini köle olarak görmeye başlamış.
  2. Esir devri. İnsanların esir pazarlarında mal gibi satıldığı, rengine göre muamele gördüğü utanç devri.
  3. Ecir yani ücretli kölelik devri. Bugün, kimse–görünüşte- köle ya da esir değildir. Fakat ekonomik açıdan geçinmek için -çalışma şartları kötü bile olsa- bir işyerinde ücretli çalışmak zorundadır. Zorunlu ya da gönüllü kölelik diyebiliriz.
  4. Sahip olma, mülkiyet ve özgürlük devri. Her konuda tam bir hürriyet, sahip olma irade ve isteği. Temel hak ve hürriyetlerin ön plana çıktığı son dönem. Fakat yine de insanların temel hak ve hürriyetlerden yararlandığı söylenemez. Dünyada şu anda dört dörtlük hak ve özgürlüklerin uygulandığı bir ülke de yok zaten.

Olabilir mi? İstersek, evet. Ütopya değil ya.

Akıl ve irade sahibi insan isterse, yaşadığı yüzyılı saadet asrı da yapabilir felaket çağı da.Sonrasını bilemiyorum. Daha mı modern, medeni oluruz yoksa tekrar ilkelliğe mi döneriz?

***

İnsanın varlık sahnesine gözünü açmasıyla birlikte akla takılan ilk ve kadim soru: İnsan kimdir? Nereden geliyor? Nereye gidiyor? Bununla ilgili ve ilintili diğer soru da; hayat nedir, anlamı ve hedefi var mıdır? Antik çağlardan bütün yüzyılları, asırları, çağları meşgul eden sorular bunlar. Sanırım, yeryüzünde tek insan kalıncaya dek bu soru sorulacak, -muhtemelen- cevabı için de dünyanın ömrü yetmeyecek.  Çünkü dünya da sonsuz değil. Tıpkı biz insanlar gibi onun da ömür dakikaları sayılı. Ölümlü dünya.

İnsan da ölümlü. Lakin insan sonsuzluk için yaratılmış. Onun için onu, dünya ve dünyalık tatmin etmiyor. Hep, “daha yok mu?” kuşağında yaşıyor.

Hem, âciz insan, Mısır’a aziz olsa ne yazar!

İnsanı aldatan vehim, kuruntu: Dünyada ebedi kalacak zannı.

Bir bilge bir sultana, “Saltanatın zeval görmesin!” diye dua edince, bir başka bilge de “Tuhaf şey. Bilge insan, olmayacak şey ister mi?” dedi. “Dünden bugüne hangi sultanın saltanatı zeval bulmadı ki?”

Herkes kendi dünyasının sultanı bile olsa, o da zevale mahkûmdur.

Fakat yine de insan olmanın sultanlığını bil, sultan gibi yaşa, ötelere sultan gibi göç ki, saltanatın zeval bulmasın.

***

Kader kalemi, kaza kalemi. Biri yazar diğeri infaz eder. Bir de atâ kalemi vardır ki, bağışlar, affeder. Maharet ve hüner, o kalemleri aleyhte hüküm yazmaya zorlamamak.

Harun olmak da, Karun olmak da senin elinde. Elmas da olabilirsin, kömür de kalabilirsin.

“Allâh’a güven, sa’ye sarıl, hikmete râm ol,

Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol”  (M. Âkif)

Elest bezminden yola çıkan insanın, iyi gün dostları, yoldaşları gibi kötü gün dostları da vardır.

Kılavuz kaptan önemli.Kargadan ne kılavuz olur ne kılavuz kaptan.

İnsanın dünya yolculuğunda yoldaşları vardır. Kimi menzilin sonuna kadar eşlik eder kimi yarı yolda bırakır insanı. Adı Halil olanı değil; sözüyle, özüyle halil yani dost olanı arkadaş, yoldaş edinmek gerek.

Öğüt, kulak verilirse; kitap, okunursa değer kazanır. Yoksa öğüt, boş söz, kitap, kuru yük olur insana.

Gül dikensiz olmaz ama “Diken ektinse gül biçemezsin.” der Sadi.

Üç günlük dünya, gönül çelen ve çalan olanca cazibedar güzelliğine rağmen, inançlı bir insanın itikadınca, -ahirete nispetle- hapishane ya da zindandan farkı yoktur. Bu bilinçle yaşar, dünyaya bel bağlamaz, dünyalığı kalbine koymaz. Ya elinde ya cebindedir.  Alır, verir.

Çok veren maldan, az veren candan imiş.

“Veren el” ise daha üstün, daha değerlidir. İnsana yakışan da, insanı değerli kılan da bu olsa gerektir.Paylaşanlar da “veren el” olmayı yaşam düsturu edinen insanlardır.

Hassas, duyarlı, ince ve şair ruhlu insanlar, “veren el” olmaya daha yatkındır.

***

Tarih, hikâye, öykü, roman,  şiir, deneme her ne tür kitap okursanız okuyun orada çok defa adaletten çokça söz edildiğine şahit olursunuz.  Çünkü o, aileden devlete her şeyin temelidir. Temelsiz ne duvar örülür ne bina inşa edilir. Hakkaniyet onunla tecelli eder, yerini bulur. Adalet varsa güçsüz de olsa haklı olan güçlüdür. Yoksa güçlü olan haklıdır. Zorbalık düzeninin parolası: Haklıyım, çünkü güçlüyüm! Ya da: Güçlüyüm o halde haklıyım!

Zulüm: Düzeni ve dengeyi zir ü zeber eden bir vahşilik.

Fakat zalimlerin hepsi de zamana yenik düşmüş, ölüme mağlup olmuşlardır.  Oysa “devlet benim!” diyecek kadar güçlü idiler.

Hiç değişmeyen gerçek: Güçlü olanlar, haklı olanlardır.

Yine adalet, yeniden adalet ve hep adalet.

“Nizam, muvazeneye tabidir.”

İhtiyaç arttıkça istek de artar.

Her şeyde ve her yerde adalet.

Sanma ki adalet, adliyede olup bitenden ibarettir. Sadece öyle olsaydı Hz. Ömer’in (ra) adaletinden fazla haberdar olmazdık.Dünden bugüne, gelmiş geçmiş pek çok devlet adamı, yöneticiler bir sonrakilere hep adaleti tavsiye ve telkin etmişlerdir.

Adaletli yönetici çobandır, değilse, kurt olur.

Bostan’da bir zulüm hikâyesi anlatılır:

Ülkenin birinde korku imparatorluğu kurmuş zorba bir yönetici, halkın gündüzünü geceye dönüştürmüştü.  Halk dua dua Yaradan’a yalvarıyordu.  Topluca kanaat önderi bir bilgeye gittiler. Korkularını, kaygılarını, kuşkularını dile getirdiler.

Bilge kişi sabırla ve dikkatlice onları dinledi. Dert büyük, devası zordu. Bilge halka, “Tanrı’yı bilmeyen ve tanımayanın yanında O’ndan söz etmek bana acı gelir. Haktan ayrılmış insana haktan söz etmek hakka karşı saygısızlık olur. Tohum çorak yerde heder olur, yabana gider. Söz ona tesir etmez,  sizi düşman bilir, kendisi incinir, sizi de incitir.” dedi. Yine de zalim yöneticiye gidip tatlı sözlerle aklına, kalbine, vicdanına hitap etti, öğütler verdi.

Din öğüttür, diyorlar ya.

O bilgenin öğütleri sonuç verdi mi, vermedi mi, bilmiyoruz.

Barış için çaba harcamak savaşmaktan daha hayırlıdır.

Dünyamızın barışa, huzur ve mutluluğa ihtiyacı var, savaşa değil. Zira hayırlı ve üstün olan, barıştır.

***

Mutsuz insan, başkasının ıstırabıyla rahat eden kimsedir.” der Sadi Bostan’da. Bu nasıl bir insan ve insanlık? Bu önermeye göre, mefhum-u muhalifiyle -o vakit- mutlu insan da, başkasının neşe ve sevinciyle mutlu olan insan olacaktır.

Sadece insan için mi? Doğa ve çevre için de geçerli olmalıdır bu güzellik.

Ne güzel insan ve insanlık!

Sadi, “Bahtiyar adam, doğruların izinde gider.” der.

Dost acı söylermiş.

“Şifa mı arıyorsun, acı ilaç iç” demişler.

Adın değil, akıbetin mutlu olsun!

Gelecekte mutlu olmak isteyen gençler!

Güngörmüş, zamanın ve olayların pişirdiği ihtiyarların sözlerinden yüz çevirmeyin, bilgi ve deneyimlerini yabana atmayın lütfen.

İnsanı pişiren nimet ve naz değil, olayların közüdür.

Ateş olmadan pişmek olmaz. “Hamdım, yandım, piştim” demekten murat nedir ki?

Yanlış anlaşılmasın, kendimizi ateşe atalım demiyoruz.

***

Hz. Peygamberin (as) bile cömertliğini takdir ettiği bir müşrik vardı: Hatemi Tai

Cömertliğin sembol ismidir ve cömertliği dillere destandır. Arabistan’da Tay kabilesinin lideri ve cahiliye devrinin ünlü şairlerinden mert bir insandır.Cömertliği, aşırı harcamalarını engellemek için kardeşleri tarafından hapsedilecek kadar iyiliksever olan annesinden gelir. Annesi hem zengin ve cömert bir kadındır. HatemiTai daha çocukken cömert, eli açık manasına gelen “Cevad” lakabıyla anılmaya başlanmıştır. İslam’dan önce vefat ettiği halde İslam ahlâkıyla yaşamıştır. Kendisi son Peygamberin (asm) getirdiğine yetişememiş ancak oğlu Adîyy Müslüman olmuştur.

“İyi tabiat yaratılıştan gelir, kazanılmaz.” der Sadi Bostan’da.

Hikâye oldukça ilginç:

Kıskançlığı hastalık boyutuna varan Yemen ülkesinin devlet reisi, Hatemi Tai’nin bu haklı şöhretini çekemediğinden, onu öldürtmek için kiralık bir katili ona gönderdi.  Hatemi Tai’nin kellesini almak için giden kiralık katil, yolda, tatlı dilli, güler yüzlü, bilgili bir delikanlı ile karşılaşır. Evine konuk olur. Delikanlı, kendisini öldürmeye gelen bu insana –bilmeden- ikram ve ihsanlarda bulunur. “Birkaç gün daha kal.” deyince misafir, “Görülecek mühim bir işim var, yolcu yolunda gerek.” der. Delikanlı, “Eğer istersen sana yardımcı olabilirim.” deyince yolcu, “Bilirim ki, yiğit gönüllü kimseden sır çıkmaz. Bu memlekette Hatemi Tai diye birisi varmış. Bilmem ki aralarında ne var fakat benim ülkemin devlet reisi benden, onun başını istiyor. Onu bana gösterirsen senden başka bir şey istemem.” dedi. Delikanlı güldü ve “Hatem benim, işte başım.” dedi. Onun başını reisine götürmek için gelen kişi o kadar şaşkındı ki, vicdanından yükselen pişmanlık feryadını adeta kulaklarıyla işitti. Yere düşmemek için kendini zor tuttu. “Sana el sürmek yiğitlik değil olsa olsa namertlik olur.” dedi. Delikanlıyı kucakladı; yüzünü, gözünü öptü ve Yemen’e reisin yanına döndü. “Ben onu değil, ikram, ihsan ve fazilet kılıcıyla o beni öldürdü.” deyip özrünü beyan etti ve görevden dolayı affını istedi.

İkram eden insan, meyveli ağaca benzer.

İnsan, asma gibi olmalı. Hem gölgeli hem meyveli.

Cömertlik için cebin dolu olması gerekmez.

Mesela, “Gölge etmemek” de ihsandır.

Hem mesela, işitmemiş olamazsınız,

Tebessüm sadakadır.”

Sadaka ise, yapan kişiye manevi getirisi olan eylem ve söylemdir. Zaten maddi beklenti varsa o, sadaka değil çıkar olur.  Günümüz çıkar devri. Şair (Fuzuli), “Selam verdim rüşvet değildir diye almadılar.” demiş.

Bir hayır kazanmak veya bir belayı savmak istemez misin?

Gülen bir yüz, tatlı bir dil, uzatılan bir elle de pekâlâ cömertlik yapılabilir.

Nasreddin Hoca’nın fıkrasında, dükkânında bal sattığı halde yüzü sirke satan birisinin hikâyesi bize çok şey anlatır.

Cimrilik sadece mal ve parada olmaz. İnsandan esirgenen her güzel ve yararlı şeyde kendi cinsinden cimrilik vardır. Bu esirgenen şey, tebessüm bile olsa.

Cimri der: Olsa dükkân senin! Vermeyecek ya.

Değerini hiç etmek istiyorsan, hiç kimseye değer verme.

Sanırım dünyanın en cömert insanı, şu sözü söyleyebilen insandır: “Ya Rab! Benim vücudumu öyle büyüt ki, cehennemi doldursun da başkasına yer kalmasın.”

Bütün insanlığı kuşatan ve kucaklayan bir şefkat ve merhamet. Buna şefkat kahramanlığının zirve noktası dense sezadır.

Bilin bakalım bu yüce gönüllü insan kimdir? Araştırmaya, alkışlamaya, takdir ve tebrike değmez mi?

Onun yolundan giden bir başka yüce ruhlu ve gönüllü insan da, “Milletimin imanını selamette görürsem, cehennem alevlerinde yanmaya razıyım.” demişti.

Başkasının selameti için cehennemde yanmaya razı olmak.Cömertliğin nirvanası.

Var mı ötesi?

Cömertliğe dair son sözü yine Sadi’nin Bostan’ından nakledelim. “Doğrusunu istersen, cömert insan gerçekte velidir ve cömertlik, Şah-ı Merdan Hz. Ali’nin (ra) mesleğidir.”

Herkes kuvvetine göre yük taşır.

Gücün ne kadarına yetiyorsa o kadar iyilik et.

“İyilik et denize at, balık bilmezse Hâlık bilir” meşhur sözdür.

Vahşi hayvanı tuzakla, insanı iyilikle avlarlarmış.

Kötülük etmemek de iyiliktir.  Kötülüğe bir tohum nazarıyla bakarsak, meyvesi de kötü olacaktır. Keza iyiliğe de bir tohum yahut çekirdek nazarıyla bakarsak onun da meyvesi iyilik olacaktır.

“Kötülüğü kötülükle cezalandırmak kolay. Mertsen, kötülük yapana iyilik et.” (Bostan)

İtibar, toprağa değil tohumadır.

Ve her tohum kendi meyvesini verir.

Sen, muhabbet tohumu saç.

“Tohum saç, bitmezse toprak utansın!”  der Necip Fazıl.

***

Hak âşıkları vardır; bir de halk âşıkları.

Öncekine gönüller sultanı, diğerine ülkelerin sultanı deriz.

Halk âşıklarından kastım, halk ozanlarımız değildir.

Hak âşıkları -çoğu zaman- halktan kaçarlar.

Biri âşıkları taç ve taht ister ki sultan olsun, diğerinin tahtı gönüllerdir, taçsız sultandır.

İbrahim Ethem halktan, taçtan, tahttan kaçtı gönüller sultanı oldu. Kaçmasaydı sadece Belh şehrinin bir sultanı olarak kalacak ve öylece anılacaktı. Fakat öyle bir sultanlığı tercih etti ki, kıyamete kadar dillerde ve gönüllerde yâd-ı cemil olarak kalacak, hayır dualarıyla, güzel sözlerle anılacaktır. İbrahim Ethem ile hac sırasında tanışan ve ona talebe olan Şakik-i Belhi de tıpkı hocası gibi bir başka hak dostu, gönül sultanıdır.

Önce “Leyla!” diye başlar aşk. Leyla’dan umutlar tükenince, Mevlâ’nın aşk ateşi görünür uzaklardan. Adı Kays iken Mecnun diye anılır olur âşık. Artık aklı, kalbi, gönlü, ruhu yüzünü ve gözünü Leyla’dan Mevlâ’ya döndürür. Hangi tarafa dönse orada, Mevlâ’yı görür.

Biri gerçek, ilahi aşk, diğeri gerçek aşka götüren mecazi aşk.

Hikmetli bir söz: “Mevlâ’yı bulan neyi kaybeder? Ve Onu kaybeden neyi kazanır?”

***

“Eğer yüce mertebelere çıkmak istiyorsan, bu yüksekliğe tevazu inişinden varabilirsin.”(Bostan)

Toprak, balçık yahut çamur.

Aslı toprak olanın kibirlenmesi ne tuhaf! Ateşe benzemek niye?

Toprak  -ayaklar altında olmakla gönülsüzdür- tevazuyu; kibir ise burnu dik şeytanı hatıra getirir, anımsatır.

Toprak ile ateş. Asıl-nesil meselesi.Birinin mayası toprak, diğerinin ateş. Maya ise bir şeyin aslı, esası, özüdür.

Kutsal Kitap şöyle diyor: “Su bulamamışsanız o zaman temiz bir toprakla teyemmüm edin.” (Nisa 43)

Bizim kuşak iyi bilir.  Henüz çocuk bezinin yaygınlaşmadığı dönemde köylerde analarımız, toprağı eler, ısıtır, beyaz bir bez üzerine incecik yayarlar, onu, çocuklarına bez niyetiyle sararlardı.

Topraklama: Vücutta oluşan statik elektriğin boşaltılmasıdır. Bunun için vücudumuzun aslı olan toprakla temas kurması yeter.

Hem tevazu hem tevekkül sembolüdür toprak.

Âşık Veysel diyor ki;

“Karnın yardım kazma ile bel ile

Yüzün yırttım tırnak ile el ile

Yine beni karşıladı gül ile

Benim sadık yârim kara topraktır.”

Toprak Ana, Kırgız yazar Cengiz Aytmatov’un bir romanı. II.Dünya Savaşı yıllarında, erkekleri askere gönderip geride kalanların ve kocasını, oğlunu ve gelinini kaybeden, Kırgızistan’ın sakin bir köyünde yaşayan Tolgonoy adındaki acılı anne dertlerini Toprak Anası ile konuşarak paylaşır.

Büyükler, kendilerine iltifat etmez, kendilerini büyük görmezler. Bediüzzaman, “Ben kendimi beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum.” diyordu. Fakat bu, güzelliği ret ve inkâr değildir. Kendinden gayrıyı görmeyenlere bir uyarı.

“Yol budur Sadi: Tanrı yolunun erleri kendilerine değer vermediler. Kendilerini köpekten üstün görmedikleri için meleklerin üstünde şeref kazandılar.”(Bostan)

Umrede, Kâbe kapısına sımsıkı yapışmış iri yarı bir siyahi gördüm. Dünya ile alakası kopmuş, adeta taş kesilmişti. Belki kendini de unutmuş, sesi soluğu kesilmiş vaziyette öylece hareketsizdi. Biz Kâbe’yi tavaf ediyorken o da öylece Kâbe’nin kapısına yapışmış, duruyordu.

Herkes Bir’den bir şey istiyordu.

Hacet kapısı tek. Doğal olarak o tek kapıdan başka çalınacak kapı da yok. Hakkın kapısı.

Başka kapılara yüzsuyu dökme. O sudan, olsa olsa minnet ağacı yetişir.

İçindeki her şeyle birlikte bütün dünyalılar, O’nun kapısını çalar, O’ndan isterler.

***

Gönül sultanı, sevgi insanı Yunus:

“Yunus, bu sözü eğri büğrü söyleme,

Seni sigaya çeken bir Molla Kasım gelir” der.

Molla Kasım, kendine mihenk taşı süsü veren bir kişidir. Yunus’un sözlerini kendi mihengine vurur. Kabuğa takılır, özü görmez. Kimini dine aykırı bulur, kimine sakıncalı der. Yırtar yırtar atar dereye. Ta yukardaki sözleri görüp okuyuncaya kadar.İş işten geçmiş, binlerce hikmetli söz, şiir derenin sularında kaybolup gitmiştir.

Mihenk taşı Molla Kasımlar olunca, ayar tutmaz, kalite ortaya çıkmaz.

Devrimizde o kadar çok Molla Kasımlar var ki…

Mecaz anlamıyla mihenk, bir şeyin kalitesini belirlemek için kullanılan ölçü, kriter, kıstas demektir.

Taş deyip geçmeyin. Mihenk taşı, altını, altın olmayandan ayırır.

Hele hakkında pek çok rivayet bulunan bir taş daha vardır ki, ona, taş deyip geçmek mümkün değildir.

Hacerülesved: Kutsal siyah taş. Kâbe’nin köşesinde, onu öpmek için inanan insanların can attığı, uzaktan selam verip eliyle dokunmuş gibi avuç içini öptükleri kutsal bilinen taş.

Hakkında onlarca rivayetle ondan bahsedilir.

Bir rivayete göre, Allah’ın (cc) kıyamet günü Hacerülesved’i getireceği ve kendisine selam verenlere şahitlik edeceği ifade edilmiştir. (TDV İslam Ansiklopedisi)

Kendine selam verene şahitlik etmek için dile gelecek bir taş!

İnsanın ürperme duygusuyla sarsılmaması ne mümkün!

Taşlaşmış insanlara bedel, insanlaşmış bir taş.

***

“Halka teşekkürde bulunmayan Allah’a da şükretmez.” (HŞ)

Teşekkür etmek: Memnuniyetin dille ifadesi. İnsaniyet göstergesi.

Allah’a (cc) şükür, insanlara teşekkür. İkisi de borç. Biri Yaratan’a diğeri yaratılana.

Teşekkür ile şükür arasında bir ilişki ve ilinti vardır.

Şükür ya da teşekkür edilmesi gerekenleri saymaya kalksak, inanın, ciltler dolusu Teşekkürname isimli bir eser ortaya çıkar.

Bizden, Şirazlı Sadi’ye Çiçek Bahçesi – Bostan için binler rahmet duası.

Raşit DURAN,  Denizli, Ağustos 2021

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazar hakkında

raşid duran

raşid duran

Yorum yaz