Deneme

Cep telefonu da sarhoş eder mi sahi?

tumblr_327f785642b5a4dcc76b5758c2040bd9_85cc50f7_540Onu gördüğünüz gün, her emzikli kadın emzirdiği çocuğu unutur, her gebe kadın çocuğunu düşürür. İnsanları da sarhoş bir halde görürsün. Oysa onlar sarhoş değillerdir. Fakat Allah’ın azabı çok dehşetlidir!” (Hac sûresi, 2)

Sarhoşu ayıktan nasıl ayırırsınız? Konuşmasından? Yürüyüşünden? Mimiklerinden? Hepsinden biraz var aslında. Fakat özünde sarhoşluğun bir ‘dikkatini toplayamama’ hali olduğunu düşünüyorum ben. Yani odaklanamama. Evet. Sarhoşluk bir odaklanamama halidir. Dikkatini kaybetmek için sarhoş olunur. Bulanık bir zihin vardır karşınızda. Cümlesinin başı sonunu tutmaz. Sorduğunu hatırlamaz. Ağlamaları/gülmeleri keskin geçişlidir. İkna edilmesi güçtür. Siz ikincisini kurduğunuzda birinci cümle çoktan başını alıp gitmiştir. Manaları birbirine iliştirecek kadar tutamadığından anlaşılması zordur.

Bu açıdan sarhoş ‘dikkat kanseri’ olmuşçasına faal bir haldedir. Zihni hareketle dopdoludur. Bu hedefsiz trafikten dolayı çabuk yorulur. Sarhoşluğun sere verdiği hoşluğun böylesi bir boşluk olduğunu düşünüyorum şimdilerde. Bir gezgin hoşluğu. Ah, hayır, kandırmayayım arkadaşım: Hiç sarhoş olmadım. Tefekkürüm zannidir. Ama, evet, sarhoş arkadaşlarım olmuştur. Yani bilişimin bazı somut dayanakları da var. Büsbütün tahayyül sayılmaz. Hepsinde farkettiklerim birbirine benzer şeylerdi. Yani şöyle birşey olmadı asla: Birisi sarhoş olunca dikkatinin açıldığını görmedim. Aksiniyse her defasında hissettim.

Durumu “Düşünmemek için içiyorlar!” şeklinde de bulmadım. Hayır. Düşünmemek için değil, düşündükleri şeyler üzerinde uzun süre kalmamak için, kaçış hızını arttırabilmek için içiyorlar. Yani yoğunlaşmamak, kalmamak, bağlanmamak için. Olay tıpkı közler üzerinde yalınayak yürümeye benziyor. Ne kadar hızlı yürürseniz o kadar az hissedersiniz. Hızınız duyarlılığınızı azaltır. Mürşidim bu sadedde der: “Gaflet hissi iptal eder.” Hislerin de anlamak için zamana ihtiyacı vardır çünkü. Lokma tadı için ağzınızda bir parça oyalanır.

Hız nesnelerin tesirini de değiştirir üstelik. Saniyede onbeş adım atabilseydiniz denizde koşabilirdiniz. Yani suyun kaldırma kuvvetini farklı bir şiddette tatmış olurdunuz. Közün sıcaklığı size dokunmadığı gibi suyun batırıcılığı da dokunmazdı. Bunu hiç denemedim ama öğretmenim anlattığı için inanmayı seçiyorum: Hızla dönen bir topaca su sıksanız ıslanmadığını görürsünüz. Kendisi bu misali güneşe en çok yaklaştığımız ayların neden kış ayları olduğunu açıklamak için kullanmıştı: “Güneşe yaklaştıkça dönüş hızımız artıyor çocuklar! Bu yüzden daha az ışıkla temas ediyoruz! Tıpkı topaçlarda olduğu gibi.”

Maksada biraz daha yaklaşalım: Közde neler olduğunu gördük. Suyu da öğrendik. Peki ya insan? İnsanlarla muhatabiyetimiz de hızlı olsaydı daha az canımız yanmaz mıydı? Örneğin: Merhum bir yakınımız, yıllarımızı geçirdiğimiz bir dinginlikte değil de, andan ibaret bir hızla hayatımıza girip çıksaydı, ölümüyle bu denli yıkılır mıydık? Bence hayır. Neden mi? Çünkü önemsediği kadar canı acır insanın. Ve paylaştığınız zaman dilimi miktarınca tesiri vardır ayrılığın. Bu Allah’ın kelebek ömürlülere bağışladığı bir nimettir. Zaman bir varlık konaklamasıdır. Nihayetinde insan şahit olmak için yaratılmış. Şahit olduğu kadar bağ kurabiliyor. Bu da bir zaman/varlık paylaşımı. Şehadet getirmeden müslüman olmak yok. İşte şimdi bir alıntı yapma zamanı:

Hep hareket halinde, hep bir meşguliyet içinde olmalıydım, yapmam gereken bir sürü şey olmalıydı. Bir hayat boyu kaçıyordum, koşuyordum, korkularımdan, hiç geçmeyen bir melankoliden ve depresyondan saklanmaya çalışıyordum. Sessizlikten. Yalnızlıktan. Hep birşeylerle uğraşmaya ihtiyaç duyuyordum. Sürekli bir projenin içinde olmaya ihtiyacım vardı, kendimden uzak durmak için meşgul olmaya. Her an. Yalnız başıma yaşamaya başladığım ilk zamanlar çıldırıyordum. Yemek masasında otururken mesela. Çünkü bizimkilerle ve televizyon açık yemek yemeye alışmıştım. Yalnız yemek yediğim ilk akşam daha fazla dayanamayıp telefon etmeye başladım insanlara. Yapayalnız ve sessizlik içinde çiğnediğim lokmanın sesini duyuyordum.

Francesco ‘hareketin sarhoşluğunu’ böyle tarif ediyor Fabio Volo’nun Bir Ömürdür Seni Bekliyorum’unda. Burası bana sarhoşlukla hareket arasında kurduğum bağlantıyı hatırlatıyor. İnsan sadece içerek mi sarhoş olur? Bence konuştuklarımızdan hareketle rahatlıkla söyleyebiliriz artık: İnsanı odaklanamayacak hale getiren herşey sarhoş eder. Kaybolduğu her yerde sarhoştur. Odaklanmamak, hızlanmak, yitmek acıların da tesirini azaltır. Sizi dokunulamaz yapar. Hissizleştirir. Bediüzzaman’ın ifadesiyle ‘iptal-i his’ eder. Közde koşanlar gibi olursunuz. Varlıkla temasınız hissedecek, dinleyecek, bağlanacak veya şahit olacak kadar uzun olmadığı için yanmazsınız. Dokunur geçersiniz, tüketir gidersiniz, unutur ve yolunuza devam edersiniz. ‘Bağlanma korkusu’ da buradan beslenir. Hayatınız her anı gecelik aşk gibidir gayrı. Sabah neler olduğunu bile hatırlamazsınız. Sarhoşluk o gezginlik içindeki ilgisizliğiyle size böyle bir sözde mutluluk sağlar:

Bu çarkın işleyişini görüyordum. Diğerlerinden daha zeki ya da daha duyarlı olduğumdan değil. Belki sadece bir şekilde biraz hızını kesebildiğim için. O taşıyıcı şeritten inmiştim biraz. Ve oradan inen kim olursa olsun, benim düşündüklerimi düşünürdü. Çünkü o ortak bir hastalıktı. Herkesin hastalığı. Ruhun hastalığı. Hayatımda bir sürü uyuşturucu denedim ve deneyimledim, ama açık bir zihnin aralarında en iyisi olduğunu söylemeliyim. Bakmak, anlamak, düzenin işleyişini ve davranışları gözlemlemek ve sonuçları önden tahmin edebilme noktasına varmak. Harika uyuşturucu buydu.

Hayatla yüzleşmek ve dingin yaşamak. Francesco mutluluğu burada buldu. ‘Uyuşturucu’ olarak tarif etmesinden alınmayın. Hakikatin sükûnetidir kastedilen. Bu yazıyı neden yazdığıma gelirsem: Bu sıralar televizyonculuğa yakın bir iş yapıyorum. Elim metinlerde olsa da yüzüm ekrana dönük. Şöyle bir tabir sık kullanılıyor: ‘Hareket katmak.’ Kamera açıları değiştirilerek, görseller/görüntüler eklenerek, programcıya hareket katılarak, sürekli akan yazılar/reklamlar konularak ekran daha canlı bir hale getirilmeye çalışılıyor sürekli. Herbir anın bir öncekinden daha çok farkla ayrılması sağlanmaya çalışılıyor. Bunun ifade edilişi de işte böyle: ‘Ekrana hareket katmak.’ Ne için yapıldığını anlayabiliyorum. Seyircinin ilgisi/dikkati daha fazla tutulmaya çalışılıyor. Eskiden bu kadar harekete gerek yoktu. İnsanlar daha durağan ekranları saatlerce seyredebiliyorlardı. Sabırlıydılar. Suyu üç yudumda içerlerdi. Daha az/yavaş değişime razıydılar.

Fakat sinema sektörü ve ona bağlı olarak bütün görsel alanlar gelişti. Artık birkaç saniyeden fazla hiçbir kadrajda kalmıyor filmler/diziler. Sürekli ve hızlı bir şekilde değişen açılardan, seslerden, tepkilerden tanıyoruz aksiyon filmlerini. En sevdiklerimiz de onlar. Öyle alıştık ki bu hıza yavaş değişenler üzerinde dikkatimizi toplamakta zorlanıyoruz artık. Mesela yönetmen sinemasında, sanatsal yapıtlarda, sıkılıyoruz. Durursak sanki batıyoruz.

“Hodbin adam hem hodgâm, hem hodendiş, hem bedbin olduğundan, bedbinlik cezası olarak nazarında pek fena bir memlekete düşer. Bakar ki, her yerde âciz bîçâreler, zorba müthiş adamların ellerinden ve tahribatlarından vâveylâ ediyorlar. Bütün gezdiği yerlerde böyle hazin, elîm bir hali görür. Bütün memleket bir matemhane-i umumî şeklini almış. Kendisi şu elîm ve muzlim haleti hissetmemek için sarhoşluktan başka çare bulamaz. Çünkü herkes ona düşman ve ecnebî görünüyor. Ve ortalıkta dahi müthiş cenazeleri ve meyusâne ağlayan yetimleri görür. Vicdanı azap içinde kalır.”

Haydi, çabuk, koşun! Damarlarımıza biraz daha hareket enjekte edelim. Bizde yoksa cep telefonuna bakalım. Kurcalayalım. Arayalım. Gezinelim. Hayat bu kadar dikkatle, hissederek ve dinginlikle yaşanmaz. Gafletsiz olmaz. Odaklanmak bir cesaret işidir çünkü. “Neden kaçıyoruz?” diye sormak durmayı gerektirir. Herkesi bu kadar ‘kaçışır’ halde kılan, anneye emzirdiği çocuğunu unutturan, kaçtığımız o şey, yani o azap ne? Kendi kıyametimizi mi kopardık yoksa biz? İçimizde ne oluyor? Ondan mı kaçıyoruz?

Yazar hakkında

Ahmet Ay

Ahmet Ay

Yorum yaz