Deneme

‘Birtek ben müslümanım’a doğru giderken…

mustafa-islamoglu-915190Bediüzzaman’a aittir. Fakat ‘atanmamış müçtehid’ Mustafa İslamoğlu da bazı derslerinde kullanmıştır bu ifadeyi: “Mecaz, ilmin elinden cehlin eline düşse, hakikate inkılâp eder, hurâfâta kapı açar.” Bir keresinde, hukukçu Ömer Faruk Uysal abi, bu söz bağlamında (biraz da Harici kafasının psiko-sosyolojik altyapısını irdeleyen) tesbitlerde bulunmuştu. (Alternatif Bakış programındaydı sanırım.) Demişti ki: Bir toplumun medeniyet seviyesinin değişmesiyle mecaza yatkınlığı da değişir. Başkalaşır. Medeniyet geliştikçe düşünce ve dil, düşünce ve dil geliştikçe mecaz kullanımı artar. Daha nim-bedevî topluluklarda, mesela Necid sekenesinde, düşünce de dil de mecaza yatkın değildir. Bu nedenle o topluluklarda Kur’an’daki mecaz kullanımlarını reddeden ekoller ortaya çıkmıştır.

Kur’an’da ehlince malum pekçok mecaz kullanımı vardır. Mesela biyedihi’l-hayr, mesela ahsenu’l-halıkîn vs. Eğer bunları mecaz saymazsanız, birincisinde Allah’ın insan gibi bir eli olduğunu (hâşâ) düşünebilir, ikincisinde ise Allah’la beraber başka yaratıcılar olduğunu (hâşâ) hayal edebilirsiniz.

Peki bu benzetmeler ne için? Elbette insanların daha kolay anlayabilmesi için. Çünkü Kur’an bir tenezzülat-ı İlahîdir. Allah Teala’nın insanlarla fehimlerine göre konuşmasıdır. Evet. Eğer Rabbimiz kendi azametinin şanı ile bizimle konuşsaydı, biz o tarz bir kelamı değil anlamak, tesirine bile dayanamazdık.

Peki bu durum bizde nasıl? Esma açısından meseleyi ele alırsak, evet, biz de Cenab-ı Hakkı bir çeşit mecazla biliyoruz. Örneğin: Bizdeki ilimden ve onunla eylediğimizden anlıyoruz ki kainatta da bir bilen ve yapan var. Elbette Onun ne bilmesi ne yapması bizim bilmemiz ve yapmamız cinsinden değil. Ve hakikatte bütün bilişlerin ve yapışların kaynağı Onda. Herşeyin yaratıcısı o. Bizdekiler tecelli. Bizdeki birer ölçü. Bir anlama kapısı. Birer ‘aslı bildirir’ gölge.

Ama Onun güzel isimlerini de ancak bu gölgeler sayesinde anlayabiliyoruz. Mesela: “Şuradan şuraya kadarı bizim!” diyoruz, “Buraları biz idare ediyoruz. Öyleyse bu kainatın da bir sahibi var ve o da kendi mülkünü idare ediyor!” kanaat getiriyoruz. Kendimize yüklediğimiz mecazî eyleyiciliklerle asıl eyleyeni buluyoruz.

Tamam. Benim malikiyetim son minvalde bir gölge malikiyet, gerçek değil, bir mecaz. Ama Onunki hakiki. O Malik-i Hakiki. Kendimizdeki mecazlarla şu hakikate varıyoruz. Biz de intikam alıyoruz ama hakiki Müntakim olan Allah. Biz de adaletli olmaya çalışıyoruz ama hakiki Âdil olan Allah. Biz de sabırlı olmaya gayret ediyoruz ama es-Sabûr olan Allah.

Yani: Şu dünyada bizim için de ‘bilmenin’ kapısını açan ‘mecazi kullanımlar’ var. Ki Aleyhissalatuvesselam bile yemin ederken diyor: “Muhammed’in nefsi kudret elinde olan Allah’a yemin ederim.” Yoksa, Nebiler Serveri, elbette ‘mahlukatına benzemekten münezzeh olan Allah’ın gerçek bir eli olduğunu (hâşâ) düşünmüyor.

İşte, atanmamış müçtehid İslamoğlu, bizim bilmemizin kapısı olan böylesi mecazlar yokmuş gibi, bunlar hiç kullanılmıyormuş gibi sağda-solda diyor ki: “Bedi ismi Kur’an’da Allah için kullanılıyor. Bediüzzaman’a o ismi vermek tehlikelidir.

İyi de, Tevbe sûresi 128’de, Cenab-ı Hak buyurmuyor mu kendi Resulü aleyhissalatuvesselam için: “Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı da ‘çok şefkatli’ ve ‘merhametli’dir.” Bu ayet-i kerime içinde ‘Rauf’ ve ‘Rahim’ isimlerini kullanmıyor mu? Haydi, sen, bunu da icma-ı ümmetin hilafına başka bir şekilde tevil edersin. “Orada kastedilen Allah’tır. Siz yanlış anlatıyorsunuz!” dersin. Çünkü ehl-i bid’anın sanatı zorlu tevillerdir.

Peki, Allah Resulü aleyhissalatuvesselam, Mekke’nin fethinden sonra müşrik önderlerine sorduğunda onlardan kendisi hakkında şöyle bir tarif almıyor mu? “Sen kerîmsin ve kerîm bir kardeşin oğlusun.” O zaman onlara “Susun, ey melun, pis kafirler!” mi diyor? Yoksa kerîm olmanın müminin bir hasleti olmasını kabul mu ediyor? Yoksa biz onu da mı yanlış biliyoruz? Kerîm de Allah’ın isimlerinden birisi değil mi? Belki sana göre değildir. Kimbilir?

Bütün bunları geçtim. Bir de Bediüzzaman’a ‘Bediüzzaman’ denmesini ‘kibir alameti’ gibi şeylere bağlıyorsun. Yazıklar olsun. Onun tevazuuna bütün hayatı şahittir. Senin bir parçayı kaldırıp, onu da kendince çarpıtıp, cerbeze ile ‘Bütün bundan ibarettir!” demenle hiçbir şey değişmez. Ancak yine de sormak istiyorum:

Allah Resulü aleyhissalatuvesselamın da ismi Muhammed. Benim Arapçam yok ama Muhammed’in ‘övülmüş’ veya ‘övülen’ anlamlarına geldiğini biliyorum. Acaba sana göre Allah Resulü aleyhissalatuvesselam da mı bu ismi bir kibir vesilesi olarak (hâşâ) kullanıyor? Kaldı ki, Bediüzzaman o ismi kendisi de seçmiş değil, hocasının taktığı bir isim ve öyle şöhret buluyor. İlk o isimle şöhret bulan da o değil, Bediüzzaman-ı Hamedanî veya Bediüzzaman-ı Cezerî gibi başka şahsiyetler de var böyle bu isimle iştihar etmiş.

Yani şimdi, a kuzum, sırf sana ‘kibir’ kokusu geldi diye herkes ismini veya lakabını mı değiştirmeli? Aziz Mahmud Hüdayi de sırf Mahmud mu kalmalı? Hacı Bayram-ı Veli de “Benim adım yalnız Bayram!” diye mi gezmeli? Söyle: Ne etmeli de sana ‘senden gayrı’ İslam ulemasını bir şekilde sevdirmeli?

Ne tuhaf zanaat böyle tahtie kılıncıyla insanların başını kesmek! Ne konforlu, eserinin ve hayatının anlattığı bütünden kopuk, ‘tek kelimeden’ ahlaklar devşirmek! Ne komik “Herkes yanlışta, herkes sapkınlıkta, bir ben doğrudayım!” havalarında dolaşmak.

Bize Nurcular içinde denk geldiğin yanlışlardan mı bahsedeceksin? Bizim de rastladığımız yanlışlar var. Fakat en azından şunu ayırabiliyoruz: Bu metinlerin suçu değil. Naehiller hangi mesleğe girse o mesleğe zarar verirler. Bugün Kur’an’ı okuyup da müslüman kanı dökmeyi marifet sayan ekoller yok mu?

Bu ekollerin suçlusu Kur’an olmadığı gibi, kendisinden iman dersini almış birisi olarak söylüyorum ki, Nurculuğun içindeki yanlış anlamaların suçlusu da Bediüzzaman değildir. Kur’an’ın arşına çıkan merdivenimizdir o bizim, manevi elif-ba’mızdır, mürşidimizdir. “Ne diyor?” diye değil, “Kur’an’dan bize ne söylüyor?” diye okuduğumuzdur. Şimdi ister hak ver, ister eleştir, hakikat zaten ‘kendisi bizzat hakikat olduğundan ötürü’ kazanır. Biz durduğumuz yerden ve Kur’an’ın sancağı altında olduğumuzdan eminiz. Acaba sen bunca yanar-dönerlikle nerede durduğundan emin misin?

Yazar hakkında

Ahmet Ay

Ahmet Ay

Yorum yaz