Deneme

Bir Tefsir Metodu Olarak ‘Düzensizlik…’

 

Derler ki: Leyla’yı tanıyanlardan birisi Mecnun’a demiş: “Bu kız o kadar da güzel birşey değildir. Bu derece aşk nasıl olur?” Mecnun cevap vermiş: “Onu gözlerimle görmelisin…” Bu kıssa nur talebelerinin Bediüzzaman’la ve eserleriyle ilişkisini de bir derece açıklıyor. Benim ilişkimi de… Ben onun talebesiyim. O benim mürşidimdir. Gözümle ona bakmayana belki de öyle görünmez. Aşağıdaki yazı bala dili değmişin anlayabileceği zevkî birşeyi anlatır. Bediüzzaman’ın ifadesiyle “Bu ders akıldan ziyade kalbe bakar; delilden ziyade zevke nâzırdır.

Bediüzzaman’ın, bize bu denli sıradışı görünmesinin en büyük sebebi; dağınıklılığı içindeki düzenliliğidir. Bu durum, onun üslûbunun uzaktan tarif edilebilir; ama parçalara ayrılıp “Budur, budur, bundan ibarettir!” denilerek maddeleştirilebilir olmayışını netice veriyor. Yani daha açık ifade edebilirsem: Her yerden (Muhakemat’taki ifadesiyle) ‘nazm-ı maani’ kaşığıyla birşeyler toplayarak ve onları sünuhatın kepçesiyle karıştırarak öyle bir bal koyuyor ki ortamıza; biz bu balı formülüze edip, “İçinde şunlar şunlar var!” diyerek ne tastamam parçalara ayırabiliyor ve ne de kendi labratuvarımızda benzerini yapabiliyoruz.

Mübalağa etmek nurculukta meziyet değildir. Ben de hazzetmem. Müellifi övmek, buradan bir nurculuk asabiyeti devşirmek için söylemiyorum bunları. Açlığım hakikate. Bu, küçük küçük şahit olduğum ve hayran kaldığım birşey. Mesela bir örneğini, Metin Karabaşoğlu abiyle yaptığımız okumalar esnasında, Zerre Risalesi’nde görmüştüm. Ama oraya geçmeden bu ‘dağınıklılık içinde düzenlilik’ metoduna atıf yaptığı 13. Söz’deki ilgili yeri alıntılayacağım. Burada Bediüzzaman, Kur’an’ın sistematiği üzerine ‘nazm-ı maani’ zemininde şöyle bir yaklaşım getiriyor:

Evet, nasıl ki, semâda olan intizamsız yıldızların sûreten adem-i intizamı cihetiyle, herbir yıldız kayıt altına girmeyip, herbirisi ekserî yıldızlara bir nevi merkez olarak daire-i muhîtasındaki—birer birer—herbir yıldıza mevcudât beynindeki nisbet-i hafiyeye işaret olarak, birer hatt-ı münâsebet uzatıyor. Güyâ, herbir tek yıldız, nücûm-u âyet gibi, umum yıldızlara bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü vardır. İşte intizamsızlık içinde kemâl-i intizamı gör, ibret al.

Nücum (yıldız) ve ayet benzetmesi, dolayısıyla uzay gibi çok boyutlu bir Kur’an algısı, Bediüzzaman’ın Kur’an’a bakışının temel zenginliği bence. O, hangi ayet merkeze alınırsa alınsın; o ayetin merkeziyetinde bütün Kur’an’ın yeni bir nazarla okunabileceğini söylüyor burada. Her birisinin arasında bir münasebet var. Her defasında, merkeze aldığınız manaya göre nazım/ahenk/düzen değişiyor. Nazm-ı maani de biraz bu bence: Mana merkeze alındığında, alınan manaya göre, hakikatin yeni bir sûretini sana göstermesi… Bediüzzaman’ın tefsir metodunun en orijinal tarafı da bu.

Bir ayeti veya hakikati merkeze aldığında onunla ilgili olabilecek herşeyin (ayet, hadis, anı, her türlü zenginleştirici malumat) metnin içine girmesi. İhsan Atasoy abiden bununla ilgili bir hatıra da işitmiştim. Şu kadarını aktarayım: Üstad Hazretleri, bizzat kendisi de, bir hakikati yazarken yüzlerce ayetin metne dahil olmak için kalbinde/aklında çarpıştığını aktarıyor talebelerine. Bu, bence, Bediüzzaman’ın, bütün malumatını merkeze aldığı mana merkezinden taraması işte. Hangi mananın eşiğinden seyrediyorsa, nazmın ona göre ayetleri ipliğe dizmesi. Bunun Kur’an’da ‘intizamsızlık içinde kemâl-i intizam’ sağladığını görmüş ve metinlerinde sanki bu (bize göre) ‘gelişigüzelliğin(!) zenginliğini’ metot olarak kullanmış.

Mesela; Zerre Risalesi’nde manşete alınan ayet Sebe sûresinin 3. ayetiyken, içeride birçok ayete daha atıf var. Hem de başka başka sûrelerden, uzak uzak yerlerden. Hatta ayetlerin dışında “Ben bunu tefsir ediyorum” demeden, dakikseniz yakalayabileceğiniz tefsir edilen hadisler de var. Bazı külliyat çalışmaları, bunları yakalayabilirse, kaynağını yanına not düşüyor “Falanca hadistir…” diye. (Söz Basım mesela bunu yapmış elinden geldiğince. Başkaları da—Allah razı olsun hepsinden— yapmış. Merhum Badıllı ağabeyin sırf bu konu üzerine çok değerli çalışmaları var.)

Fakat diyelim ki; Birinci Nokta’nın İkinci Mebhas’ının beş hikmeti gibi bir yer olsun bu. Orada sık sık atıf yapılan ‘rûy-i zemin tarlası’ veya ‘mezraâ-i dünya’ veya ‘zemin yüzünün tezgâhı ve tarlası’ gibi yerleri “Dünya, ahiretin tarlasıdır” hadisiyle bağlayamazsanız; bu beş hikmetin o hadisin bir tefsirini de içerdiğini göremiyorsunuz. Ki bu beş hikmet boyunca dünya ve tarla arasında kurulan benzerlikler yalnız mahsul anlamında değil, çok daha zengindir. Mesela orada tarlanın sınırlılığı ile mahdut zemin arasında da bağlantı kurar Bediüzzaman. Tarla ile güneş arasındaki ilgiyle de tecelliyatı ile Allah arasındaki bağlantıyı anlatmaya çalışır. Tarlayı bizim anladığımızdan çok daha zengin algılar. Hatta diyebilirim ki; Zerre Risalesi’nin bütünü aynı zamanda bu hadisin de tefsiridir. Ama ona münhasır değildir. İşte aynı zamanda ‘hem onun hem bunun tefsiridir’ dedirten sırdır ki; Bediüzzaman’ın üslûbundaki ‘intizamsızlık içindeki kemal-i intizamı’ ders verir bize. Formülüze edilmesini güçleştirirken, metni zenginleştirir. Taklidini zorlaştırırken tadına doyulmaz kılar.

Zerre Risalesi’ni okurken, içinde hiç bu hadis zikredilmediği halde, her yerinde bu hadisin zengin manalarını yudumlarsınız. Mesela ne zaman Zerre Risalesi’ni okusam, bana öyle gelir ki; ahiret, öyle uzağımızda bir yer değil, her an bizim şahidi olduklarımızla işaretlenip kemalata koşturulan ve yine onlardan yaratılacak olandır. Yani dünya, ahiretin tarlasıdır; çünkü ana malzemesi yine dünyadandır. Fakat bu meseleyi bu yazıda aktarmaya kalkarsam çok uzatacağım. Yalnız şu var:

Son birkaç yazımda anlamaya çalıştığım Bakara 23 ve 24’ü bir de bu pencereden seyretmenizi isterim. Kur’an’ın bir benzerini getirmek kâfirler ve hatta tüm insanlık için neden imkansızdır, onun bir sırrı buradan bize göz kırpıyor. Kâinatı böylesi hatt-ı münasebetler ağı olarak çok boyutlu görmek, insan gibi zamanla ve nesilden nesile gelişen bir canlının haddi değildir ki; bu intizamsızlık içinde kemal-i intizama erişebilsin. Ancak ondan istifade edebildiği kadar görebilir, ondan okuyabildiği kadar/kadarıyla taklidi deneyebilir. Nazarı yetişemez ki, yazdığı yetişebilsin. Bütünün ne olduğunu asla bilemeyecek olan, bütünle bütünüyle uyumlu olanı yazabilir mi hiç? Vahyin yapamayacağımızı ima ettiği veya açıkça söylediği herşey, aslında fıtratımızın bir sınırına işaret ediyor.

 

Yazar hakkında

Ahmet Ay

Ahmet Ay

Yorum yaz