Deneme

Bir kalp kaç defa sever?

tumblr_9dc4c1091db07c83b9f7570a1715abb4_f658c9f2_540Neden mutsuzuz? Neden paltoların üzerimize oturup oturmadığı, düğmeleri ilikleyip iliklemememiz gerektiği böylesine huzursuz ediyor bizi?” Virginia Woolf, Pazartesi ya da Salı’dan…

Sonra bir bakıyorsun birçok şey için geç kalmışsın. ‘Birçok’ deyince az sayma arkadaşım. İhtimaller kadar arttırabilirsin. Şunu olabilirdin, bunu yapabilirdin, onu başarabilirdin. Bu böyle olmasa şöyle olurdu. Şu şöyle olmasa böyle olurdu. Hepsi hatırına geliyor. Kan beynine hücum ediyor. Diyorsun ki: Ya Rabbi bu nasıl bir imtihan? Aslıların tamamına tılsımlı elbiseler giydirmişsin. Ortalarına bir Kerem bırakmışsın beni. Bir kere değil yanışım üstelik. Sarılıp sarılıp tekrar yanıyorum. Yanıp yanıp tekrar diriliyorum. İhtirasım küllerimi ölümde bırakmıyor. Asla yetişemeyeceğim bir dünyanın peşinde koşuyorum.

Uyanınca anımsayamadığım rüyaları özlüyorum. Say ki arkadaşım: Ayyüzlü güzeller koridorundayım. Aynam küçük. Yansımalar sığmaz. Sığanlar durmaz. Ve bir de şu: Hepsine temayülüm var. Halbuki hepsi verilmez. Verilse ben küçük bir konağım. Şu konak o kadar misafiri kaldırmaz. Yetmem, yetişemem, yerleştiremem! Ama yetişecek gibi bir iştahım, hevesim ve hırsım var.

Madem yetmem, madem yetişemem, öyleyse neden âşık edildim onlara? Neden oltalara müptela, ağzı kanca yarasından delik deşik, tehevvürde bir balığım? ‘Aldırmamayı’ neden beceremiyorum? Neden her yemi ısırıveriyorum arkasını yoklamadan? Fenasına bakmadan. ‘Yoklarmış gibi’ neden davranamıyorum? “Pencerelerden seyret, içlerine girme!” desem de olmuyor. Seyrettiğimin kalbinde kalmak istiyorum. Başarabildiğim ne peki? Hiç. Önlerinde oyalanamıyorum bile.

Saklamaya çalışsam saklayamam. Tutmaya çalışsam tutamam. Sevmelerini istesem de sevmezler. Kaldı ki bir kalple zaten hepsine yetişemem. Yalnız bu da değil derdim arkadaşım. Dahası var. Çok dahası var. Koşarken de yaşlanıyorum üstelik mesela. Tutmaya çalıştığım şeyleri yakaladığım anda, ya onlar, ya ben (veya ikimiz birden) gitmeye başlıyoruz. Aynı hızda koşmuyoruz çünkü. Ya onlar aceleci ya ben. Ya onlar ağırdan alıyor ya ben. Ayrılık kaçınılmaz. Hasret mutlaka.

Sonra mürşidimin şöyle dediği hatırıma geliyor: “Şu hercümerç âlemde ve rüzgâr deveranında, hiçbir şey kararında kalmadığından, biçare kalb-i insan her vakit yaralanıyor. Elleri yapıştığı şeylerle, o şeyler gidip ellerini paralıyor, belki koparıyor. Daima ıztırap içinde kalır. Yahut gafletle sarhoş olur.

Sahi: Hiçbir şey durmuyorsa kalmanın ne anlamı var? Ki durulmayan yerde ‘kalmak’ da yalandır. “Fırtınalı bir muharebe zamanı olduğundan hiçbir şey kararında kalmaz; ya mahvolur veya tebeddül eder, gider.” Mecbur muyum bu fırtınanın kahrını çekmeye? Onlar giderken mendil sallayan olmaya mecbur muyum? İnsan, bir dikenli teli avuçlarında sıkmak, sonra çekilişini kanaya kanaya seyretmek için mi yaratılmıştır? Yaratılış acıya mahkûm edilmek midir? Şahitlik yalnız acının şahitliği midir? Sonbaharda soluşu izlemek, fanilerde ölüşü izlemek, yolcularda gidişi izlemek… En yakınlarını ellerinle gömmek midir yaşamak? Her bayramda hatırlamak mıdır yokluklarını? Unutulduklarına şahit olmak mıdır?

Mürşidim teselli bahsinde ise şunları söylüyor: “Şu nihayetsiz muhabbetler nihayetsiz bir kemâl ve cemâl sahibine mahsustur. Ne vakit hakikî sahibine verdin, o vakit bütün eşyayı Onun namıyla ve Onun âyinesi olduğu cihetle, ıztırapsız sevebilirsin. Demek şu muhabbet doğrudan doğruya kâinata sarf edilmemek gerektir. Yoksa muhabbet, en leziz bir nimet iken, en elîm bir nikmet olur.

“Allah’ı sev!” demekle Allah sevilmez arkadaşım. Ya? Allah’ı sevmenin cana da iyi geldiği anlaşılırsa Allah sevilir. Benim kafamı, Allah razı olsun ondan, Bediüzzaman taşlara sürttü. Nasıl bir sürtmek bu? “Bu iş böyle olmayacak kabul et!” dedirtti önce. Canımı acıtan şeyleri unutmayı seçerdim ben. O hatırlatmayı seçti. Bir tren misali vardı mesela. Onu okuduğumda bahsedilenin ben olduğumu anladım. Bir kitap nasıl mürşid olur? Bir kitap orada anlatılanın ‘sen’ olduğunu farkettiğinde mürşid olur. İçindeki asl-ı insana dokundukça, ‘nefsini ıslah ettik’çe, talebesi de sanır ki “Efendim benden bahsediyor.” Hayır, yanlış, efendin senden bahsetmiyor. Ama, evet, her âdemî kıssada senin bir payın var.

İşte onlardan birisi: “Baktım ki, ben tünel içinde sukut eder gibi bir sür’atle giden bir şimendifer içindeyim. Telâş ettim. Fakat ne çare ki hiçbir tarafa kaçılmaz. Garaipten olarak, o şimendiferin iki tarafında pek cazibedar çiçekler, leziz meyveler görünüyordu. Ben de akılsız acemiler gibi onlara bakıp elimi uzattım. O çiçekleri koparmak, o meyveleri almak için çalıştım. Fakat o çiçekler ve meyveler dikenli mikenli; mülâkatında elime batıyor, kanatıyor, şimendiferin gitmesiyle mufarakatinden elimi parçalıyorlar, bana pek pahalı düşüyorlardı.”

“Din kolaylıktır!” buyuruyor ya Aleyhissalatuvesselam. Hayatımla şahitlik edebilirim buna. Çünkü tüm taşlar yerine oturdu imanımla. Bu nedenle diyebilirim ki: Dinin kolaylığı en çok tevhiddedir. Nasıl bir kolaylıktan bahsediyorum? Risale-i Nur’da aratsan pekçok türünü bulursun. Hatta sırf “Tevhid, kolaylık ve suhulet kelimeleri kaç kere yanyana geliyor?” nazarıyla baksan şaşar kalırsın. Bir tanesini alayım buraya da kolaylık olsun: “İşte vahdette ve tevhidde ne kadar kolaylık ve şirkte ve dalâlette ne kadar müşkilât var olduğunu anla.

Tevhid kalbe kolaylıktır. Nasıl? Önce ‘sevileceklerin sayısını azaltarak’ yapar bunu. Çünkü o ayyüzlülerin herbirinde bir güzellik var. Hangisini tutmaya çalışsan gözün diğerine kayar. “Daha yok mu?” diye sorarsın tıpkı Kur’an’da cehennemin dilinden sorulduğu gibi. “O gün deriz cehenneme: Doldun mu? Ve der ki: Daha yok mu?” Bu biraz da, cehennemin lisanından söylenen, cehennemliklerin halet-i ruhiyesidir bence. Cehennemlikler de tıpkı cehennem gibidir zira. Doymak bilmezler. “Daha yok mu?” diyen bir hırsla yaşarlar hayatı. Ki bahsettiğim, kalbimdeki zakkum-u cehennem, yani cehennemim de buna benzer birşeydi. Doymak bilmeyen halimdi. Başka tasvirler de bulursun Kur’an’da ehl-i cehennemin tabiatına dair: İçtiklerine rağmen susuzluklarının geçmemesi vs. Onlardan hareketle de söylüyorum arkadaşım: Cehennem bir doymak bilmezliktir en çok. Cennetse der: Ben bir kanaat yurduyum.

İşte iman ile benim kazandığım en büyük kolaylık bu: “Şu nihayetsiz muhabbetler, nihayetsiz bir kemâl ve cemâl sahibine mahsustur. Ne vakit hakikî sahibine verdin; o vakit bütün eşyayı Onun namıyla ve Onun âyinesi olduğu cihetle ıztırapsız sevebilirsin.” Herşeyi ayrı ayrı sevmeme, farketmeme, âşık olmama, nazar etmeme, tatmama, koklamama, sarılmama, görmeme, saklamama gerek yok. Tren penceresinden seyrederek de mutlu olabilirim. Bu mümkün. Dikenli mikenli şeyleri tutmama ihtiyaç kalmadı. Lazım el benimki değil. Öyle birisine inanıyorum ki artık, aslında bütün bu güzellikleri o yaratıyor, cemalî hazinesinden nakışlarla işliyor. Ve Kur’an’da Zât-ı Şerif’i hakkında diyor: “Her hayır Onun elindedir.”

Ve eğer Onu seversem ve kendimi Ona sevdirirsem, bütün bunları benim için saklayabilir. Kudret elinde, lütuf elinde, ihsan elinde, hayır elinde tutabilir. Sonra bana onları geri verebilir. Unuttuğumda hatırlatabilir. Ayrıldığımda kavuşturabilir. Bu nasıl bir omuzdan yük atmak biliyor musun? Tarif edilmez birşey! Mutlak bir ayrılık kalmıyor böylece âlemde. Yalnız gaybıma taşınıyor nesneler. Yokluğa taşınmıyor. Mutlak bir acı yok. Hepsinin tesellisi kader, yani daire-i ilim, bir nevi saklama dolabı. Kudret muthafını farkeden yemeğin bitmesine üzülmüyor. Demek ki: Tevhid sevileceklerin de sayısını azaltıyor. Hatta birliyor.

Azaltmak kolaylıktır. Paltoyu, düğmeleri, gömleği, giyimi düşünmemek kolaylıktır. Kalbe kolaylıktır. Bitirirken son bir not. Buradan bakınca şu ayet ne muhteşem görünür arkadaşım: “(Resulüm!) onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma. Vahyolunanı kalbine yerleştirmek ve sana okutturmak Bize düşer.

Yazar hakkında

Ahmet Ay

Ahmet Ay

Yorum yaz