Deneme Editörün Seçtikleri

Bediüzzaman’ ın İki Eğitim Modeli -3-

 

İnsanın Fiilleri Örneğinde; Sebeplerin Fonksiyon ve Rolü: Yürüyen biziz, Yürüten O

 

Önceki yazımızda, Medreset-üz Zehra Eğitim Modeli’ndeki “Ders Müfredatı” ve “Derslerin İşlenme Biçimini” anlatmaya çalışmış ve Medreset-üz Zehra’nın geçmişteki Mektep, Medrese  ve günümüzdeki Okullardan en belirgin farkı ve ayrıcalığının burada yattığını söylemiştik. Bu kısmı tamamlayıp, yazının kalanını Medreset-üz Zehra’da “Eğitmen / öğretmen” ve “Eğitim Biçiminin” farkı ve ayrıcalığını anlamaya çalışacağız.

 

Bedî’üzzaman Said Nursî Hazretleri’nin dediği gibi (bilmâna): “Sebeplerin içerisinde cihaz ve letaif ve kuvvelerinin çeşit ve sayı olarak en zengin ve câmisi, en donanımlı ve kuvvetlisi insan olduğu hâlde; o insan bile kendi üzerinde gerçekleşen, hattâ kendi iradesiyle yaptığı iş ve fiiller de bile; % 99,99’u hakkında ne bir bilgi ve olurken bile ne de bir şuuru var! Kendi iradî fiillerinde bile insanın durumu buyken; diğer, kâinattaki işleyişte “etken sebep”, yani “fail” ve “özne” saydıklarımız ne haltetsin!?”

 

Örneğin: “Yürümek” fiilinde, insanın yaptığı ve belki sadece iradesinde olan “yürümeye karar vermek” ve “istemek”tir! (Not: Peki “karar verme” ve “istemek”i neyle, nasıl ve hangi cihazımızla gerçekleştiriyoruz!? Hem belki “istemek”i de istiyoruz! Yani içimizde “yürüme isteği”nin yaratılması da ayrı bir istek ve niyet ve kararla gerçekleşiyor olabilir. Yani şuurumuz dışında gerçekleşen bir süreçle “yürüme isteğini” de istiyor; bu duygu ve isteği, istemeye karar veriyor olabiliriz! Bu isteğimizin kabulü sonucu, içimizde “yürüme isteği” doğunca ve bu istek şuurumuzun farkındalık alanına kadar genişleyip, bilincimize dokununca; bu istek ve meyle uyup uymamaya, irade ve şuurumuzla karar veriyor olabiliriz…)

 

Yani yürüyen her insan (Allahû Teâlâ’ya inansın inanmasın, farketmez) O’ndan kendisini yürütmesini dilemektedir; kendisinde yürüme” fiilini yaratmasını istemektedir; yürü(yebil)mek için (fıtraten ve şuuru da farketmeden; fiilî, hâlî, ıztırarî veya örfî) O’na dua etmektedir! O duanın Rabbimiz tarafından kabulünden sonra; “beyinde hangi hücre zinciri – sinapslarda hangi biyokimyevî reaksiyonlar başlayacak, kimyasalların oran ve karışım ve zamanlaması ne olacak, bu reaksiyonlar sonucu oluşan biyoelektrikî akım – sinyaller hangi hücre yollarını izleyerek, hangi kas liflerine, hangi sinir bağlantılarıyla iletilecek, uygulanacak kuvvet ve liflerdeki sıkışma, gerilme ve bükülmenin miktar ve yönü nedir, basınç, senkronizasyon, koordinasyon, denge, geribesleme, ayarlama, yeni duruma uyma, adaptasyon vs!…” bütün bunlar ve çok daha fazlası bilgi ve irademiz dışında gerçekleşiyor; olurken bile farkında olmuyor, şuur ve kuvvetimiz dışında gerçekleşiyor! Yani yürüyen biziz, yürüten O!

 

Elhasıl irademizle yaptığımız şeyler de bile; “birşeyi nasıl yaptığımızı bilmiyor ve “yaparken de neler ve nasıl olduğunu bilmiyor”, “hatta olurken şuurumuzla bile farketmiyorsak”; “ben yürüyorum / kendimi ben yürütüyorum” sözü, kuru bir iddia ve davadan ibaret; boşlukta asılı, temelsiz bir söz olarak kalır!

 

Eylem ve fiillerimizin inşa ve icad ve yaratılmasında, insan iradesinin rolü; bindiği helikopterin hiçbir yerine dokunmadan, helikopteri (uzaktan kumanda gibi) sadece düşünerek kontrol edip, sağa – sola yönlendiren insanın durumu gibi. Yani, birşeyi nasıl yaptığımızı bilmiyor ve olurken bile nasılını farketmiyor, bilmiyorsak; “ben yapıyorum, hayır – şer tüm fiillerimi ben terkip ve inşa ediyorum” demek, doğru değildir.

 

Hatta en basit bir fiil gibi gördüğümüz “konuşma” eyleminde; ne konuşacağımı, konuşmadan önce ben bile bil(e)miyorum! Yani “konuşma” fiilinde; ne diyeceğimi ve hangi kelimeleri kullanacağımı; ağzımdan çıkmadan önce ben bile bilmiyorum! Şuurumla intibak (yani olay yerine intikal etmemden) çok önce başlıyor ve bitiyor süreç; bilinçli şuurum çok arkadan geliyor! (Hatta “otomobil kullanmak, enstrüman çalmak” gibi irademin işe karışmadığı, şuurumun kontrol etmediği fiillerim çok daha akıcı ve kolay, sonuçları da çok daha güzel oluyor! Demek cüz’î irade ve ihtiyarımızı; arzu – heves – hırslarımızı aradan çekip, asıl sahibine teslim etsek, dünyada da rahat edeceğiz!)

 

Elhasıl sebep ve etkenler içerisinde, sebeplerin en zengin ve donanımlısı olan insan bile; kendi üzerinde gerçekleştirdiği kendine en yakın, kendi üzerindeki iradî davranışlarında bile elinde olan sadece “karar verip, istemek, dua ve talep etmektir!” (“İstemeye’ ve ‘neyi isteyeceğimize’ biz mi karar veriyoruz?” sorusu, ayrı bir konu olduğundan; burada bir soru işareti bırakıp, devam ediyoruz.) Eylem, fiil ve sonuçlarını yaratan, inşa ve icad eden, sebep ve neden olan sadece Rabbimiz! Herşey edilgen ve alıcı, münfail ve mef’ûl, sadece o etken ve fail ve mucid! Sebepleri bile “sebep” olarak atayan ve sebepleri bir maşa ve alet gibi kullanan O! Misâlleri, “anne – bebek” ilişki / illiyyeti gibi örneklerle çoğaltabiliriz…

 

Demek; sebepler içerisinde, akıl, şuur, his, cihaz ve aletçe en donanımlı ve güçlüsü “insan”ın, kendi üzerindeki kontrol ve iradeli fiillerinin icad ve inşaşında bile; %99,9’u bilgi – kontrol ve şuuru dışında gerçekleşiyorken; insanla kıyas edilemez derecede aciz ve cahil ve şuursuz diğerleri için, mes’elâ: “Ağaç, elmaya sebep ve vasıtadır; arı, bal yapar; bulut, yağmur yağdırır; Güneş, yeryüzünü ısıtır; rüzgâr, bitkileri aşılar; karaciğer, 300’den fazla kimyevî reaksiyonu gerçekleştirir; bitkiler, fotosentezle besin ve enerji elde eder” gibi ifadeler, gerçeğin saptırılmasından başka birşey değil!

 

Güya tarafsız ve olgusal bu tür ateist ifadelerin, — doğumdan ölüme kadar, okulda, evde, TV’de, kitaplarda — defalarca telkin ve tekrarıyla programlanan kişiler, bütün bu fiil ve eserleri Allah’ın yaptığını unutur. Bu tür gizli, bilinçaltı / subliminâl mesaj taşıyan ifadeler; bunları “rızık ve ni’met” olarak veren Rabbimiz’i saklar ve perdeler. Mona Lisa tablosuna bakınca, otomatik refleks olarak (hadsen) gelen Da Vinci çağrışımı gibi; kâinat tablosuna bakınca, Rabbimiz akla gelmez; gördüklerimiz O’nu hatırlatmaz olur!

 

Bu Bilimsel Bakış Açısının bize verdiği Nazar / Niyetle; kâinata ateist bakışın, meleke ve alışkanlık olmasıyla; o insan zihninde kâinat ve madde, O’na şeffaflık ve aynalığını kaybedip; O’na “ayet” ve “işaret” ve “alâmet” olma vasfını kaybeder. Halbuki okuma – yazma bilmeyen Peygamberimiz’e (S.Â.V.) ilk gelen emir ve âyettir; “Yaratan Rabbimiz’in adıyla (Onun ismiyle, yani besmeleyle) kâinatı okumak!…”

 

Yazar hakkında

Ayhan Küflüoğlu

Ayhan Küflüoğlu

Yorum yaz