Deneme

Aşk ‘üçüncülere’ Katlanır mı?

Hani, yalan olmasın, insan olduğumdan bence, yaratılışımın kuytu bir köşesinde (belki biraz da bencilce) özel olmak isterim. “Vahdaniyetle herşeyi kuşatan Allah; Ehadiyetle bana özel baksın, benim Rabbim de olsun!” isterim. Hem herkese benzemek bir şekilde (çünkü benzemek ünsiyettir); fakat bir yerlerde diğerlerinden ayrılmak, garip olmak, ayrıca tanınmak da isterim. Nasıl söylesem? Allahın, âlemlerin Rabbi olduğuna iman etmekle birlikte; “Rabbim!” diye andığım dakikalarda, geri kalan herşeyi ardımızda bırakarak, aramızda ayrı/özel bir hukuk olsun isterim.

Kim istemez ki? Hepimiz insanız. Serde bencillik, serde biriciklik, serde aşk var. Mesleğimiz onun üzerine olmasa da fıtratımızın bir kısmı onun, yani o hakikat-i cazibedarın cezbinin, üzerine. Çekilmek istiyoruz ve hakikaten de çekiliyoruz ona doğru. Çekim kanununun kalpteki yankısıdır muhabbet. (Gezegenlerin halinden farklı değildir halin.) Şiddetlisidir aşk. Aşk, üçüncülere katlanır mı? Maşuku anarken, durup bir de gayrısını hesaba katmak/hatırlamak var mı aşkta?

Ortaya çıkmamış istidatlar da kesik uzuvlar gibi sancır bence. Bir zamanlar var olduğunu, belki hâlâ bir şekilde (daire-i ilimde, kader defterinde, hafıza cüzdanında, imam-ı mübinde, mazide vs…) var olduğunu hatırlatır. Bu özel olmak arzusu da bir yerlerde aşk’ın hâlâ var olduğunu hatırlatıyor bana. İnkâr edemiyorum. Onun o hırslı ve kıskanç inhisar arzusu; sevmek namına, emek namına, bilmek namına, merak namına ne varsa alıp bir noktaya odaklanması yabancım değil.

Kapılmak istemiyorum. Kapılmak kolaycılık. Fakat diğer yandan, Allah’ı Ehadiyetini çağrıştırır isimlerle tanımak/anmak, Vahdaniyetine dair esmayı kullanmaktan daha tatlı geliyor. Daha bir yakın oluyoruz sanki. Hele ki yalnızken. Herşey bir, ben birken. Ne yapayım, ancak insanım. Böylesi zamanlarda Yunus peygamberim gibiyim: Deniz, balık ve karanlık ittifak ettiğinde aleyhimde, ‘nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyet’ görünsün isterim. Sıradışı birşeyler olsun isterim.

Besmelede biraz bu var sanki: Vahidiyetten çıkıp Ehadiyete varmak! Allah’ın, Allah içre Rahman da olduğunu, Rahman içre Rahim de olduğunu hatırlatıyorsun kendine. İsimden sıfata, sıfattan şuunata gidiyorsun. İsimde herkes muhatap, şuunatta sanki işler biraz daha birebir. Şuunat dairesinde Allah’ı tefekkür etmek ona kendimi çok yakın hissettiriyor. Her saat muhtaçsın bunu anımsamaya. Çünkü kayboluyorsun. Kesret; Hz. Yunus’un üzerine üzerine geldiği gibi (deniz ve balık ve gece ona karşı ittifak ettiği gibi) senin de üzerine üzerine geliyor. Sana karşı da bir ittifak var. Aşamıyorsun. Sıkılıyorsun.

Onların arasında, kendine has okumalar eşliğinde, özel bir dünyan olduğunu biliyorsun. Hususi cennetin gibi birşey. Belki en yakınlarının bile habersiz olduğu bir dünya bu. Âlemin, senin renginde. Sen karamsarsan, âlem de karamsar. Sen iyiysen, o da iyi. O âlemle, diğer âlem arasında kopuşlar olduğunda Allah’ın o âleme Ehadiyeti ile tecelli etmesini bekliyorsun. Bir hususi imdat belki. Bir küçük teselli. Bir tevafuk. Bir güzel rüya. Yüzüne gülümseyen bir bebek. Omzuna konan bir kelebek…

Bir şekilde yani, Allahın, (hâşâ) seni unutmadığını ve zaten Onun katında unutmak diye birşey olmadığını unutmamak istiyorsun. Boyasıyla şenlendirmesini bekliyorsun siyaha çalınan dünyanı. Velayette kerametin çokluğu, bu açlığın şiddetinden ve şiddetlenmesinden geliyor belki de. Bediüzzaman da tevafuku bu yüzden çok önemsiyor. Çünkü mirac hepimizin açlığıdır.

Rahman’dan Rahim’e gelirken bu var. Rahman, herkese merhamet eden; Rahim, sana özel rahmet tecellileri de bulunan. Mürşidimin ona ‘arşı ferşe bağlayan’ demesi boşuna değil. Bir içine girebilsen, göreceksin ki; herşeyin sahibi, aynı zamanda Rahim, yani kesrette seni ihmal etmiş değil, sana özel tecellileri de var. Kalabalık, yalnızlığa sebep olamaz. Mutlu oluyorsun o zaman işte. Bencillik değil, muhtaçlık kastedilen. Sanki âlem çıkmış aradan, bir sen ve bir de Rabb-i Rahim’in kalmış. Bunun aklına gelmesiyle aklın başından gidiyor adeta.

Ben demiyorum ki; “Allah, ancak böyle bilinir.” Fakat insanız. İnsan, bazı şeylerin ‘kendisine özel’ olmasını isteyendir. Hangimiz fıtratını yoklasa bunu görmez ki? Hangimiz çocukluğunda, fıtratının en saf olduğu zamanlarda yani, oyuncaklarını istekle paylaşmıştır? Kıskançlık, bir nevi bunun delilidir. Mesleğimiz bunun üzerine olmasa da fıtratımızın bir kısmı bunun üzerine. Bu arada kendimce Rabbimi tarif etmeye bir yol buldum. Finalim bu olsun: Kalbimin sahibi o Allah’tır ki, varlıklarının birisine has tecellileri olması, diğerlerine de has tecellileri olmasını engellemez. Hepsini idare etmesi, birisinin özel hukukunu ihmale sebebiyet vermez. Evet, benim Rabbim, tam da böyle kemalde bir ilahtır. İşte bu yüzden: “Kalbim, Rabbimin aynasıdır, arşıdır.” Kainat arştan yönetilir, ben de kalbimden yönetilirim.

Yazar hakkında

Ahmet Ay

Ahmet Ay

Yorum yaz