Deneme Editörün Seçtikleri

Âidiyyetimi kaybettim hükümsüzdür!

İnsanın varlığının yegane sebebi neye ve nereye ait olduğunu bilmesi ve öğrenmesidir. Aidiyet kavramı içimizde hissettiğimiz bütün soruların kaynağıdır aslında. Ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum sorularının sonu bizi hep Bir’e götürür. Yani nereye aitsek oraya (ahiret) ve neye aitsek O’na götürür.

Bir bebek konuşmayı öğrenemeye başladığı andan itibaren çeşitli kavramlar girer dünyasına. Anne, baba, teyze, hala, renkler, hayvanlar… aklınıza gelirse. Bugünlerde bir buçuk yaşındaki bir bebekten sıklıkla duyduğum soru ise “bu ne?” sorusu. Evet hayat belki de “bu ne?” sorusuyla başlayıp bu sorunun cevabını aramakla geçip gitmektedir. “Bu ne?” sorusuna dışardan gelen bilgilerle ve yaratıcının ona vermiş olduğu sınırsız öğrenme kabiliyetiyle cevap vermeye başlar insan. Bu aslında bir nevi Yaratıcı’nın Hz. Adem’le (a.s) arasında geçen esma talimi gibi bir şeydir. Öğrenmeye ve sormaya müştak insan esmayı bir bir talim etmeye başlar. Zeynep Neva tekamül ediyor evet. Tek tek isimleri öğreniyor ve en küçük ayrıntıları dahi atlamıyor. Bir yuvarlak çizip içine göz, burun ve ağız yerleştirebiliyor artık. Daha bir buçuk yaşında ve belki de kendisi bile bir esma talimi içerisinde olduğunun farkında değil. O artık kime ve neye ait olduğunu öğrenmek için sorularını sormaya başladı. Ve bu hakikati bulana kadar devam edecek…

İnsanın en büyük problemlerinden birisi bu sorunun cevabını bulamayıp kendini hiçbir şeye, yere ve kimseye ait hissedememesidir diye ruh halim söylemekte. Bir şehre ait hissetmek istiyorsun kendini, bir eve, bir insana, bir işe, bir kitaba, bir davaya, bir mürşide… Ama nihai cevabı veremiyorsun. “Evet burası ait olduğum yer değil” cevabını almak dahi oldukça ürkütüyor insanı. Ömür geçiyor ve bir ömrünü sadece bir şeylere ait olduğunu hissetmek için yapıyorsun. Ait olmak ya da olmamak mesele değil belki de…

Bir şeye ait olmayı düşünürken aidiyet hissedebileceğin şeyin kusursuz olmasını da istiyorsun bir yandan. Kendi kusurlarından ziyade başkalarının kusurlarına ve yaptıklarına odaklanmam aidiyet duygusunu yerli yerinde kullanmaktan uzaklaştırıyor seni. Kendini kusursuz addetmen belki de bu duruma düşürüyor seni. Belki içine kaçan bir firavuncuk vardır nerden biliyorsun diye soruyorsun kendi kendine… Büyükleniyorsun ve beğenmiyorsun kimseyi. Yalnızlaştırıyorsun belki de kendini. Bu hal seni hakikate yaklaştırır mı sanıyorsun?

Aradığın şeyi ya da şeyleri düşünürken doğru yer yok mu acaba diye de sıklıkla soruyorsun? Doğru yeri, doğru kişiyi, doğru şehri, doğru işi, doğru kararı ya da kısaca “doğru”yu nasıl tanımlıyorsun dünyanda? Hatta bir adım ileriye gidip bu dünya yaşamamız için doğru gezegen mi diye sorabilmeye cüret edebiliyorsun. (Mars’ta artık patates yetişiyormuş.) İnsan dediğin cüretkar olmasaydı nasıl hakikatler çıkardı aydınlığa. Ya da karanlıkların da ortaya çıkması insanın cüretkarlığı değil mi?

Sen bir yerlere ait olmaya çalışırken sana ait neler var diye sorma cesaretini bile gösteremiyorsun kimi zaman. Evet aidiyyet hissedebileceğin şeyi bulmaya çalışırken sana ait bildiğin bir çok şeyin belki de sana ait olmadığının farkına varmaktan korkuyorsun. Emaneti sahibine teslim ettiğin anda gerçek aidiyyetinin farkına varabileceğini biliyor musun? Sana ait olan şeyin sadece ve sadece senin eline verilmiş olan cüz’i iradenle kazandığın seyyiatlar olduğunun farkında mısın? Ama sen kimi zaman o seyyiatların bile sorumluluğunu almak istemeyip bunları kadere vermeye çalışıp sorumluluktan kaçıyorsun. Hasenatları ise bir o kadar sahiplenip eneni kalınlaştırmayı tercih ediyorsun.

Her insanın karşısına iki yol çıkar. Bu yüzdendir Risale-i Nur’daki mükamelelerin hep iki kişiyle olması ve her zaman o iki yolcuyu iki yolun beklemesi. Bir şeyin tek olması seçim hakkı doğurmaz. Tektir, birdir ve aslında… Sadece insan da bir şeye, bir yere aittir. O yüzden sıklıkla kaybetmekle imtihan olur. Aslında kaybetmek diye de bir şey yoktur. Çünkü insan sahip olmadığı bir şeyi kaybedemez. Kaybetse kaybetse benliğini kaybeder. O da onun için hüsran olur.

Aslında özetle insan sadece bir hakikati anlamaya ve bulmaya gönderilir dünyaya… “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun.”

*zeynep neva yeğenim…

Yazar hakkında

Habibe Işık

Habibe Işık

Yorum yaz